5 Ağustos 2015 Çarşamba

Ceket


O gün işim nasıl aceleydi,  anlatmam mümkün değil.
Sürekli iş başvurusu yapıyordum ama hiç birinden olumlu sonuç çıkmıyordu. Başvuruda bulunduğum firmalar, telefonla geri dönüp “piyasanın durumu belli” falan bile demiyorlardı. Başvura başvura başım çatlıyordu.  Ama artık anlamıştım ki sorun onlarda değil bendeydi. İnternette bir iş ilanı görünce umutla son bir kez daha şansımı denemeye karar vermiştim. Sibel Abla şu üstünü başını değiştir de öyle bu işe başvur demeseydi,  eski kıyafetlerimden biri ile gidecektim.

Sibel Abla’nın öğüdüne uydum. Yeni giysiler alacaktım. Gittiğim giyim mağazası küresel  bi mağazaydı. Küreselleşmeyse küreselleşme, bende yerele bi tokat çakmak gerektiğini nihayet anlamıştım.

Hem bu mağazada bütün erkekler karılarının ya da sevgililerinin çantalarını ellerine alıp, kapının önünde bekleşip duruyorlardı. Kendi aralarında sendikalaşmaya bile gidebileceklerini düşünüyordum. Yoksa mağazanın logosu ve dev vitrini mi haşin ve maço Türk erkeklerini böyle edilgen kılıyordu.  Neden buna katlansınlar ki?  Eşleri güzelleşince belki de  kendilerini Hollywood artistlerinin sevgilisi olarak farz edip,  Brad Pittt, George Clooney falan gibi görüyorlardı.

Mağazada her şey kapış kapış gidiyordu. Bir keresinde kadınların elinde bi penye tişört için kavga ettiklerini görmüştüm. Hem de “siktirgit, ilk ben gördüm” diye tıslamaya başlamışlardı.
Mağazadan içeri girdim. Reyonlarda ne alacağıma karar veremez durumda dolaşırken,  bi  Ceket’in bana doğru hamle yaptığını, reyonda duramadığını fark ettim. Baktım benim de ona kanım kaynadı. Daha önce şahit olduğum kavga aklıma geldi, o yüzden Ceket’i hemen, kimse kapmadan  yanına ulaşmayı hedefliyordum. Sanki ona bakmıyormuş  gibi yaptım, diğer kadınlara belli etmek istemiyordum durumu. Benden önce bir kadın hamle yapmıştı, ama o ara  Ceket ortadan kayboldu. Nasıl oldu bilmiyorum. Baya bi endişelendim. Kadının eline baktım, hayır onda da yoktu, sadece gözlerinde yoğun bi hayal kırıklığı ve sinir bozukluğu birlik olmuş bana bakıyorlardı. Kadın  umutsuzlukla elbise reyonuna  doğru yöneldiğinde  Ceket ortaya çıktı ve yakasında bi broş varmış gibi gülümsedi. Küçük bi şaşkınlıktan sonra ben de gülümsedim. Büyük bi şaşkınlık göstermedim. Artık benim onu değil, onun beni seçtiğini anlamıştım.

Hemen üzerime giydim ve aynaya koştum. Üzerimde çok  güzel durdu.  Bezginliğimden kaynaklanan kamburum yok oldu, boyum daha da uzadı. Belim inceldi. Vitrin mankenlerinden daha kusursuzdum, çünkü onların suratları çok üzgün ve hüzünlüydü, bir vitrinin içine hapsolmuş bütün gün geleni geçeni izliyorlardı. Artık  caddelerde bile değildiler, caddelerde olanlar kendilerini şanslı hissediyorlardı. Çoğu sıkıcı bi Avm nin sıradan bir koridorunun granit taşlarını sayıyordu. Her gün bir, iki, üç, dört… beeeşşş , allltıııı derken bazen  uyuya kalıyorlardı. Çoğu zaman görüyordum, gözleri kapalı yere bakıyordu. Bir keresinde “şişşştt, alooo uyuma” diye vitrin camını bile çalmıştım da, manken nasıl da telaşla irkilmişti. 

Diyorum ya o sıkıcı mankenlerden farkım yüzümdeydi,  yüzüm nasıl da gülüyordu. Yok canım öyle kahkaha attığım falan yoktu ama ışıldıyordu. Ceket üstümdeyken bütün kadınların kıskanç bakışlarını hissettiğimde, ceketimin diğerlerine dil çıkarttığını gördüm. Çok da edepsizdi ama hoşuma da gitmedi değil. Hemen kasaya koştum ve onu satın aldım.

Başvuruyu  Ceket’imle gerçekleştirdiğimde hemen işe alındım. Kısa sürede iş yerinin en gözde elemanı ben oldum. İşi hemen kaptım, iş arkadaşlarımın ayak kaydırmalarına falan aldırmadan emin adımlarla ilerliyordum.  Girdiğimin üçüncü ayında ayın elemanı seçildim.

Ceket’imi çok seviyordum. Bir yapı marketten ona ayaklı bi askı aldım. Hep başucumda duruyordu. Hayır yatak odasında değil sadece. Yalnız geçirdiğim bütün kış gecelerimde bana arkadaş olmuştu.  Birlikte oturma odasında televizyon izliyorduk. Hiç sevmediği şey yalan söyleyen politikacılardı. Hele biri vardı ki, onu görünce kendi kendisinin yakasını silkelemeye başlıyordu. Bir keresinde ben mutfaktayken televizyon açık kalmış ve içeri girdiğimde boşluğa kollarıyla yumruk sallıyordu. Hemen televizyon kanalını zapladım.

Bütün bu olanlar kış mevsiminde gerçekleşmişti. Kaşe  Ceket’imi artık kaldırmanın zamanı gelmişti. Onu aktarlarda satılan toz naftalinlerle koruyamazdım. Evim evim güzel evim temalı,  tabii  “my sweet home-  isimli  bi mağazadan eflatun rengi  saten kurdelayla bağlanmış ham rengi keten bir bezin içindeki  nefis kokulu lavanta keselerinden satın aldım. Güzel de bi naylon koruyucu aldım. Gardırobumun en rahat, en güzel köşesine astım.

Yazlık alışveriş için yine aynı mağazaya gittim. Yine o erkekler grup halinde, aynı vaziyette duruyorlardı. Galiba bazılarının çocukları da olmuştu, ellerinde puset vardı. Bi heykel sanatçısı böyle bi çalışma yapsa nasıl olur diye düşündüğüm anda bunun gereksiz olduğunu düşündüm. Sanki hergün Avrupa’daki metal rengi  kostüm giymiş canlı heykeller gibi mağazanın önünde canlı performans sergiliyorlardı. Bi ayakkabı kutusu önlerine koysalar, kısa günün kârı deyip, sakallarına sürseler baya bi birikim yapabilecekleri de mümkün dedim kendime.

İçeriye girdim, bakındım ama bu kez  ne bi ceket ne de elbise  göz kırpmıştı. Mağazayı bi baştan bi başa dolaştım. Ham rengi keten, tam yaz mevsimine uygun hiçbir ağırlığı olmayacak bi pantolonu gözüme kestirdim.  Acaba kumaşı batar mıydı? Bi baktım kadının biriyle pantolona odaklanmış uygun  adımlıyoruz.  Aynı anda pantolonun paçalarından tuttuk. Bakıştık. İkimizin de gözlerinde sinir taburu resmi geçit yapıyordu. Komutanlar saldır emrini verse biz gözlerden, saçlara odaklanıp birbirimizi tiftirmeye başlayacağız. Kadın bana demesin mi, “saat kaç?” ben saf saf saate bakarken pantolonu elimden kaptığı gibi kasaya doğru koşturdu. “Lan dedim benim ismim saat mi, orospuuuu.”  İşte bu mağaza  insanın, bilinçaltındaki duygularını, düşüncelerini  kolayca ortaya çıkarabiliyordu. 

Kendime  kızdım. Yok yaa sıradan ham rengi bi pantolon için üzülmüyordum;  kendime kızmam  salaklığımdan pantolonu kaptırmamdı. Tavana kadar olan aynanın önünden geçerken dimdik olan sırtımın hafiften kamburlaşmaya başladığını hissettim. Yine de aldırmadım. Dik dur, dik dur diye kendime nasihat ettim. Asansörle yukarı kata çıkarken asansörün içinde bütün kadınların arasında üniformalı satış elemanı aramızda hakem gibiydi. Biri birine yan baksa üniformalı eleman sarı kartı çıkaracak gibi duruyordu . Yok, Allahtan ceplerine kırmızı kart yerleştirmemişlerdi. Asla da yerleştirmezlerdi.

Kırmızı kartlar yukarı kattaydı. Burada kırmızı etiketli ürünler vardı. Savaş daha yoğundu. Evet savaş. Bütün elbiseler, pantolonlar, etekler, penye bluzlar üst üste, alt alta kırış kırıştı. Bazı kadınlar ellerine alıp buruşturup buruşturup  bi kenara fırlatıyorlardı.

Ona buna bakayım derken üç elbise, dört pantolon, altı etek, beş  bluz, sekiz penye, dört çift ayakkabı,  cumartesi günleri fazla mesai de giymek için bi çift topuksuz sandaletle,  bi çift de babet aldım. Ama hiç biri de bana yakışmamış mıydı, yoksa beni seçen, göz kırpan bi kıyafet olmadığından mı neydi bilmiyorum kendimi iyi hissetmiyordum.  Yoksa bütün alışverişi acele acele yaptığımdan, gerekli özeni göstermediğimden miydi?

Giysiler o kadar çoktular ki, sekiz artı dört taksit yaptırıp, çuval gibi üç poşetle çıktım. Mağazadan çıkarken yüzümün ne kadar solgun olduğunu aynadan gördüm.  Olsun dedim içimden, bi sürü kıyafetim var, eve gidip de bi yerleştirdim mi, bi giyindim mi, ohhh misss,  misss.
Gardırobu açtım, Ceket’ime baktım, uyuyordu. Yaz rehavetine verdim. Hayvanların kış uykusu varsa, giysilerin de yaz uykusu olamaz mıydı? Kıyafetleri tek tek ütüledim, denedim. Bazısını boşuna almış olduğum hissine kapılsam da, “amannn boşver, nasılsa sekiz artı dört taksit değil mi?” diyerek kendimi ferahlattım.

O  kadar çok kıyafet almışım ki, yerleştirmeye kalktığımda hepsi akordeon gibi oldu. Hatta bazıları  Ceket’imin  bölgesine kaçak yapı gibi kuruldu. Ceket’im de akordeon gibi kırış kırış oldu. Üzülmedim değil ama bütün insani duygularım devreye girerek onu bencilliğime kurban verdim. Gardırobum bi ambara dönüşmüştü. Her şey çirkin ve sakil görünüyordu. O güzelim Ceket’imin bile kolları yamulup yumulmuştu.

İlk zamanlar işe gitmeden önce  erken kalkıp giyeceğim kıyafeti ütülesem de, sonraları bu işi boşlayıp kırışık kıyafetlerle gitmeye başladım. Sigara molası için dışarı çıktığımda herkesin bana alaylı bakışlarını fark ediyordum.  Sanki o kırışıklık beynime ve vücuduma da bulaşıp, o gün bütün işlerimin aksi gitmesine sebep oluyordu. Sonra bi gün karşıdaki masaya stajyer Esra geldi. Bana “ablacım ablacım” falan demeler. Sinir de oluyorum, nerden ben senin ablanım salak.
Salak işte, bi elbisesi var üstünden çıkarmıyor, altında topukları namlu ucu gibi  ayakkablar, çak çuk çak çuk,  herkese yanaşıyor. Ooo sen ne yancıymışsın be kızım diyorum. Bu yanaşa yanaşa müdüre de yanaşmaya başladı sigara molalarında. Sonra bi gün geldi “biz Ekran Bey’le sigarayı bırakmaya karar verdik” diyor. Ohh canım ohhh, karar vermelere geldiğinize göre!  Birlikte yemeğe de çıkmaya başladılar. İşlerim öyle aksi gidiyordu ki, olmayacak şeyler başıma geliyordu. Beynim buruşukluktan bumburuşukluğa terfi etti.

Yaz gecelerim evde sıkıntılı film izleyerek geçiyordu. Üstelik sigaraya da iyice sardırdım. İşte çalışırken de sigarasız yapamamaya başladım. Dedikodular varmış, çok sigara içiyormuşum, işleri iyi yapamıyor muşum. Bunu da söyleyen Esra domuzu, ayy pardon bebeği. ” Ama ablacım valla sende çok içiyorsun, ben senin iyiliğini istiyorum, hem iş beklemez, bizi niçin aldılar çalışalım diye değil mi?” demeye de başlamadı mı yelloz, sanki stajyer değil, amirim!
Bi gün Ekran Bey beni yanına çağırdı, önce önündeki kağıda imza atar gibi yaparak beni ayakta bekletti. Sonra numaradan “hah pardon, - iki öksürük-  sizden çok şey ummuştuk ve hatta başlarda da iyiydiniz ama şirket politikamıza uymadığınızdan işten çıkarıldınız. Bundan sonraki hayatınızda başarılar dileriz.”


7 yorum:

Balthus dedi ki...

gene nilü hayal mahsülleri ofisi galiba,yani umarım öyledir :) zira işsiz kalmak nedir iyi bilenlerdenim.

Nerde Trak Orda Bırak dedi ki...

Evet hayal mahsülleri ofisinden :) ama hikayeler hakkında hiç yorum yazmıyorsun.

Balthus dedi ki...

hmm! başlayalım o zaman :)evvela saat 1.30 yazını tekrar okuyamayacak kadar yorgunum.hatırladığım kadarıyla bir tirbüşondan bahsediyordun değil mi ? şaka şaka :) valla nilü tekniğinle ilgili yorum yapmayacağım,zaten metodik yazmıyorsun sanırım bu iyi bir şey. gözlemlerin ve analizlerin çok iyi. hemen her yazında sosyolojik bir çıkarım yapıyorsun eli öpülesi. ceketi canlandırmana gerek yoktu be,biraz cici kız tadında olmuş,bu sen değilsin gibi.biraz eğreti olmuş ceketin dil çıkarması falan,yani sende öyle olmuş. sen daha sert bir kadın yazarsın. geçen ki babaannen hikayesi daha iyiydi.hikayelere kendinden çok az katıyorsun gibi,olaylar senin etrafında dönse daha ilginç olacak gibi sanki. yani ben olsam öyle yapardım. neyse umarım haddimi aşmadım nacizane yorumlarım. yahu uzatmaya ne gerek var,severek okuyorum işte,ki iyi bir okurumdur ben. demek ki iyi yazıyorsun :) bir ara bende yazayım bakayım bir hikayecik,bakalım nasıl bulacaksın. hatta dur bakayım yahu benzer bir yazı bende de vardı bulursam linki yollarım. kendine iyi bak,bye bye...

Balthus dedi ki...

http://kafkayamektuplar.blogspot.com.tr/2011/08/kent-yorgunu.html

Nerde Trak Orda Bırak dedi ki...

Hah işte süper. Yorumunu satır satır okudum. Güzel. Ceketi canlandırmama sebep yalnız bi kadın olduğunu vurgulamak içindi. Ama yorumunu sevdim çokk teşekkür ederim :)

Zühal Voigt dedi ki...

Merhabalar, çok güzel bir hikaye olmuş. Severek okudum. Ben olsam, sonunu yine kışlık ceketle bir şekilde bağlardım diye de düşündüm. Çok sevgi ve selamlarımla.

Nerde Trak Orda Bırak dedi ki...

Beğeniniz için teşekkür ederim :) Sevgilerimle...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...