24 Ağustos 2015 Pazartesi

Zamansız


Sorsan hangi ayda olduğumuzu bilmiyorduk desem yalan olur.
Ne zamandır takvime bakmıyorduk ama Babam takvim yapraklarını hangi ay ve günde olduğuna bakmadan her gün hışım gibi yırtıp atıyordu.
Biz zamanın geçmesini, ektiğimiz biber, domates fidelerinin çiçek açmasından sonra, parlak yeşil biber olmalarından, domateslerin önce yeşil, büyüdükçe kızarmasından, lodos patladığında kıyıya vurmuş palamut gibi sersemleşmekten, bazen şiddetli baş ağrılarından, mor renkli yiğit poyrazın deli gibi estiğinde olan biteni savurmasından, denizin buz gibi olmasından anlıyorduk.  Anlıyorduk ki, temmuz sonuydu. 
Bütün yazı annemin mayıs ayında Ödemiş pazarından aldığı gri üstüne pembe desenli belden lastikli uzun şalvarıyla geçirdim. İlkin pembe çiçekleri canlıydı. Yıkaya yıkaya zamanla soldu. Sanki bin yıl giymiş gibi. Umrumda değildi ve bu durum belki daha da hoşuma gidiyordu.
O günler telefon zili bile yaz rehaveti ve ağırlığıyla daha yavaş çalıyordu. 
Bahçeyi yeni çapaladım. Yorgun argın geldim, balkondaki sedire uzandım. Annem "burada uyuma, git odana" deyince sanki uykuma limon sıkılmış gibi hissettim ama sesimi çıkarmadım, uyuyor numarası yaptım. Kendi kendine söylendi annem. "Her zaman burada sert yerde yatıyor,  gidip bi türlü yerinde uyumuyor. Okuldayken de böyleydi, okuldan gelince saatlerce formasını üzerinden çıkarmazdı." 
Tam o sırada, telefon hızlı ve neşeli çaldı. "Hah işte bütün herkes bir oldu, uykuyu yasakladılar." Annem telefonu açtı. Esin'le konuştuğunu anlıyorum. Uzun zamandır Esin'den haber bekliyordum.  Hemen Annemin yanına koştum, konuşmasını bitirmesini beklerken "hadi hadi" diyorum.
O sırada horozun biri zamansız öttü. Bu horozlar da iyice sapıttı. Şimdi uyuyor olsaydım, sabah oldu zannedecektim diye geçirdim içimden.
Annem ahizeyi uzatttı. Esin çoktandır düşündüğü ama hayata geçiremediği şeyi sonunda yapmış, sevmediği işinden istifa etmiş. Müdürünün egosunun şişkin olması işe yaramış bu kez. "Sen istifa edemezsin, ben seni kovarım ancak" deyince hiç beklemediği yüklüce tazminatı almaya da hak kazanmış. "İlla bu gece bekliyorum, bunu kutlamamız lazım." dedim.
 "Tamam, Nazlı'ya da haber veriyorum o zaman."
Hemen mutfağa girdim. Barbunyaları ayıkladım, haşladım güzel bi pilaki yaptım. Rakı bardaklarını buzdolabının buzluğuna attım. Rakı zaten buzdolabında zulada bekliyor. Üç kavun kesiyorum. Deniz börülcelerini haşladım, ayıkladım, üzerine zeytinyağ limon, ohh o da tamamdır. Bakalım bakalıımm mutfakta ne malzeme var; hımm bi de haydari patlattım mı, Nazlı çok sever haydariyi. Buzdolabında iki topan patlıcan var, ne yapsam ki? Hemen piknik tüpte közlüyorum, biraz tahin, iki diş sarımsak, biraz limon suyu, yoğurt oldu mu sana babagannuş.
Sofra için Annemin zamanında Sümerbank'a her gidişinde aldığı beyaz üzerine beyaz kendinden desenli keten örtüyü örtüyorum. Şimdilerde dertsiz masa örtüleri moda ama hiç sevmedim. Bana o örtüler ne olursa olsun dert, tasa bilmeyen yıvışkan ve yavşak şımarık insanlar gibi geliyor. Ne yana çeksen oraya gidiyor. Yemek lekelerini hemen üzerinden bi yıkanışta atıyor. Geçmişsiz, dertsiz, hüzünsüz. Sanki insanın sadece mutluluk duygusu var ve hep onu yaşamak zorunda gibi. Ağzımı çarpıtıyorum.
Böyle böyle düşünürken sofrayı kurdum bile. Bi de geriye gidip uzaktan masanın manzarasına bakıyorum. Olması gerektiği gibi geceye, samimiyete, neşeye ve hüzne hazır.
Hemen yukarı çıkıp kot pantolumu, takvime baktığımız zamanlarda yani mayıs ayında bi sıkıntı anında gittiğim avm den öylesine aldığım, hiç giymediğim turuncu penye tişörtü giyiyorum. Ne takı, ne bi şey. Saçımı da kuyruk yaptım. Fiyyuuvvv geceye hazırım.
Esin'le Nazlı, Esin'in yeni arabasıyla geliyorlar. Tozu dumana kattı yine. Ne hızlı kullanıyor bu arabayı yeni yetmeler gibi Esin, sinir oluyorum.
Gelir gelmez fırça atmayayım. Gecenin içinde fırsat olursa söylerim.
Hoş beş, sitem faslından sonra, sofraya oturuyoruz. Esin bütün gece müdüründen bahsediyor. Tam rakı muhabbeti geyiğine sarıyor. Adamın bütün yaptıklarını komik dille anlatıyor. Tabii bileti kesti ya şirketten rahat, koyvermiş gitmiş. 
"Aman be kızım, bırak artık boşver bitti gitti işte" diyorum.
"Yok olmaz, anlatıjammm" derken göz kırpıyor. 
Nazlı "bunun çenesi düştü, ay içime fenalık geldi kız, getirsene fikret abi'yi, dinleyelim" diyor. "ohh be iyi aklına geldi." hemen yukarı çıkıp 1980 lerden kalma kasetçaları ve Fikret Kızılok kasetini alıyorum. 
bir gün olsun unutunca dışımda kalıyorsun
oysa seni düşününce içime sığmıyorsun
zaman zaman zaman zaman ah o zaman
....
Yan evlerden rahatsız oluyorlar galiba. Çatttt diye panjur kapanma sesi. Rıfat Bey Amca balkonda sinirli yürüyor.
Hepimizin kafası dumanlı. Fikret Abi'yi kapatıyoruz istemeden de olsa. Fısır fısır konuşup, bin katı gürültülü kahkaha atıyoruz. 
Servet teyze pencereden abartılı "yeterrrrrr" diye bağrıyor. Ayılıyoruz.
Uzun bi sessizlikten sonra Esin aldığı tazminatla çıkacağı yolculuğu anlatıyor. "Yicem parayı yollarda, yok öyle lüks otellerde değil, hostellerde kalıcam, nereyi merak ediyorsam görcem" diyor.
"Git be kızım git, diyoruz".  Nazlı saate bakıyor. Gecenin üçü. "Kalkalım" diyor Esin. "Durun yaa, nereye, yukardaki odayı hazırlarım, gitmeyin" diyorum. Esin "amannn gideceğim yer 12 km ötesi n'olcak." diyor. Israr ediyorum ama dinletemezsin ki bu Esin'e.
Sofrayı nasıl toplayıp yattığımı bilmiyorum. Başımda bıçak gibi bi ağrıyla uyanıyorum. Aşağı inince telefon çalıyor. Arayan Nazlı, sesi çok kötü. Sanki kuyudan nefes alamaz gibi zorlukla konuşuyor. "N'oldu" diyorum endişeyle. "Esin, Esin kaza yapmış, beni bıraktıktan sonra." başımdan aşağı kaynar su dökülüyor "Çok mu kötü" diyorum. "Kaybettik" diyor, hıçkırarak.
Zaman duruyor. O günden sonra takvim yapraklarının hiç anlamı kalmıyor... 

18 Ağustos 2015 Salı

Ayrık otlarını temizlerken



Geceyarısı uyandım. Köpekler havladı da, ondan uyandım. Şehirde de köpekler gece çok havlar ama burada, Kalabak’ta daha çok havlıyorlar sanki.
Kalktım, camdan dışarı baktım. Bahçenin bakımsız hali beni tedirgin etti. Otlar bürümüş. Karanlıkta hareket eden çırpı kollu bacaklı, canavarlar gibi duruyorlar. Hareket ederken öfkeli sesler de çıkarıyorlar. Köpeklere cevap veriyorlarmış gibi geldi bana.
Hani buraya çiçekler, sebze fideleri, şimşir fidanları ekecektim? Geçen yıl arka tarafa babamla ağaç fideleri ektik, o zamandan bu yana da baya büyüdüler.
Bu sene kış çok sert geçti. Kırsal yerler normalden daha soğuk oluyor. Rüzgar durmadan –vooovvv, fuiiiyff- diye diye ıslık çaldı. Kış geceleri, kapalı perdelerin ardından çapkın bir erkek dışarıda bir alay kızı kovalayıp duruyor gibi hissettim. Uçanla kaçan kurtuluyor. Vay anasını be, ne kıştı öyle.
Yatağıma yattım, gözlerimi kapadım. Soğuk yüzünden üstüme çöken tembel insan ruhundan, sabah pijamamı çıkarmam gibi çıkarıp kurtulmak istedim. Havalar yağışlı olsa da artık ılık. Eh ne de olsa Mayıs ayının başındayız. Yarın sabahtan itibaren, yok be ne yarın sabahı, şu andan itibaren tembellikten kurtulucam. Bak şimdi, buna karar verir vermez içime bir yerlerden mutluluk sızıverdi. Koca kış kaya parçası gibiydim.
Sabah erkenden kalktım kahvaltıyı hazırladım. Çay da çok güzel oldu. Kıpkırmızı bergamut aromalı. Annem kahvaltıyı hazır görünce şaşırdı. 
Vay be, sen erken kalkar mıydın? dedi.
Hiç cevap vermedim. Yoksa verse miydim? “Bundan böyle, böyle işte” dedim kendi kendime. Kahvaltı hepimize her zaman olduğu gibi iyi geldi. Boğazımızdan geçen çay, peynir, zeytin, reçel değildi de, huzurdu  sanki.  Kahvaltıdan sonra, Annemle balkona çıktık. Soğumaya yüz tutmuş çayımdan bir yudum alıp,
-          Bak Anne, bu sabah Konak’a gidicem, şu ayrık otlarını görüyor musun, nasıl da sarmış koca bahçeyi. Ebru söyledi, ziraatte sırf bunları yok etmek için ilaç satılıyormuş. Basıcam zehiri dedim.
 Annem
  - Amann, sakın toprağa işleyip de çiçeklere zarar vermesin, dedi.
  - Etmez, etmez. Yani etmezmiş, dedim.
Gördüm, Babam Anneme karışma dercesine kaş göz etti. Ben de onu gördüğümü belli etmedim. Besbelli babam da benim şu taşlaşmış halimden sıkılmış. Çözülmemi bekliyormuş meğer. Koca kış, çorap üstü çorap, kazak üstü hırka dolaştım durdum ya ondandır.
 - Belki çiçek fidesi de alırım Hisarönü’nden, dedim.
  - İyi, iyi, ne istersen al, dedi babam.
Kapının önüne hiçbir kaygı düşünmeden park ettiğim yeni arabamıza güneş vurmuş, pırıl pırıl parlıyor. Çok sevdim bu arabayı, satan adam motor hacmini, hız limitinin üzerinde durdu en çok, bense en çok arka bagajın camlı olmasını sevdim. Steyşın araba gibi de değil. Evdeki kedi kızlarla, köpek çocukları, gerekmesin de, gerekirse istediğim gibi veterinere taşıyabilirim. Hem de ne güzel rengi. Kiremit kırmızısı. Eskiden bu rengi sevmezdim ama bu arabada olduğu için midir nedir çok sevdim.
Otoyoldan geçmesini bile sever oldum. Yolda, Kekik Vadisi ismini verdiğim bir bölge var, oradan geçerken mis gibi kokuyu içime çekiyorum. Bir keresinde Sevim Ablayla geçiyorduk da, ona söyledim, burası Kekik Vadisi, bak ne güzel kokuyor,
 - Haaa, kokar kızım, kokar, dedi geçti.
Kadın doğma büyüme buralı olduğundan alışmış, her şey normal geliyor.
Arabada bi de Nazan Öncel’i dinlemeye başladım.
 Ohhhhhhhh beeaaaaaaa dünyaaaaa vaaaarr – mışşşşşşş, diye bağırdım avazım çıktığınca. Şu an, şu saniye dünyanın en mutlu insanı kim derseniz, ben derim, ben.
Amanin Konak ne kalabalık bi yermiş. Bir kış gelmeyince unutmuşum, kuru kalabalığı. Arabayı park edene kadar, kapı aralığından sızan güneşin, tepemde boza pişirmesinden anladım.
Hep güneşli, saygısız kalabalık ve satıcılar. Alışmışım sahilde rüzgara karşı, kimi zaman rüzgarın arkamdan itelemesiyle, denizin dalgalarını dinleyerek yürümeyi. İnsanların omzuma çarpması, yürürken aniden durması, sigaralı ellerini sağa sola savurmaları, “illallahhhh”
Gözüm kesmedi Hisarönü’ne yürümeyi. Metroya doğru yöneldim, bi de gördüm ki; hemen yanındaki otobüs durağının önünde her bahar olduğu gibi renkli boyalarla boyanmış civciv satıyor bir adam. Etrafında da insanlar toplanmış. Nasıl sinirlendim, piç kurularına renklendirilmiş canlı oyuncak… adamın yanına gittim. Bir mukavva kolinin içinde üst üste, susuz, yemsiz. Baktım kaldım. Ben bakarken balık etli, sarı saçlı, gözleri eyelinerlı, ayakkablarının topukları arkaya kaykılmış, gevşek konuşan bir kadın geldi. Oğluna
 - Söyle bakayım, hangi rengini istiyon? dedi.
  - Kıymızı, sayı, bi de moyrrr, dedi geleceğin yavşağı.
 - Olmaz bir tane alıcam, ancak balkonda durcak, içeri girmicek.
Kadın çocuğuna önce gözlerini pörtletti. Sonra break dans yapar gibi, kendi kolunu sarstı, ardından çocuğun kolu da annesininki gibi sallandı. Ufak çaplı uyarıydı. 
- Tamam, tamam, dedi çocuk.
Uzun boylu, iki günlük sakallı, tırnakları uzamış ve içleri siyah siyah kirli, hırpani kılıklı satıcı çaydan sararmış, sigaradan kararmış, sivri dişleriyle sırıttı. Tam elini civcive uzatacakken, adama
- Kaç lira tanesi, dedim acele acele.
 -Bir lira abula, dedi.
- Tanesine iki lira veriyorum, elindeki dahil hepsini bana satacaksın, dedim.
Adamın dişleri daha da sivrildi sanki.
-  Tamam abula, emrün olur, dedi.
Kadın sinir oldu. Atarlandı.
 - Hakkımızı elimizden alamazsın. Saygısız kadın, biz almıştık, pislik, dedi.
Piç kurusu zırlamaya başladı.
- Hak verilmez, alınır canım, dedim ve müstehzi bir şekilde sırıttım.
Ne hoş bir duyguydu, o öyle. O anda kendimi nerdeyse bir Alf eylemcisi gibi hissetmedim değil. O hissin bana verdiği gazla, cüzdanımı çıkarıp, satıcının suratına Yeşilçam filmlerindeki zalim patronun masum ve gözü açılmamış assolist adayına paraları fırlattığı gibi fırlattım. Ama burada açgözlü ve zalim olan satıcıydı. Adam hiç umursamadı.
- Noluyo beaa! dedi sadece.
Çevremizde üç beş kişi vardı, şişman kısa boylu göbekli bir adam, bana
 -Kimsin sen, be? dedi.
 - Sana ne, kimsem kimim. Asıl sen kimsin, kraldan çok kralcı mı, yoksa bu adamın avukatı mı?
Baktım kısa boylu adam kafasını aceleyle sağa sola döndürüyor. Birini gözüne kestirdi
- Kadına bak, kadına, nasıl da küstah, esnafı horluyor, dedi yanındaki adama.
Adam
 - Şikayet et abi, şikayet et, memleketin çivisi bunun gibiler yüzünden çıktı. Benim vaktim yok, olsa ederim zabıtaya. Şerefli bir esnaf sonuçta, evine çocuklarına ekmek götürmek için çabalıyor adam.
 -İttirin gidin, istediğiniz yere, dedim.
Satıcı:
 -Abula daha elimde çok var, yarın gene getireyim alcan mı, senin için 1.5 tl den olur, dedi.
Çaresizdim. Elimden bir şey gelmiyordu. Sinirle oradan ayrıldım. Elimde onlarca civciv kutusuyla otoparka doğru yürürken liseden arkadaşım Dilek’ i gördüm. Daha doğrusu o beni görmüş. Ben onu görene kadar karanlık bir tünelde yürüyor gibiydim.
Sinem, Sinem, diye seslendi.
Dilek, geçen sene çok kısa sürede verilen kararla evlenmişti. Çok sevmişlerdi birbirlerini ama şimdi boşanıyormuş.  Avukata vekalet vermeye gidiyormuş. İyi görünmüyordu. Nerde o lisedeki güzelim uzun gür sarı saçlı, Dilek. Saçlarını kısacık kestirmiş. Röfle de yaptırmış. Çok kilo vermiş. Hiç yakışmamış. Gözlerinin altı mosmor olmuş, pembe gül yüzü solmuş arkadaşımın. 10 sene yaşlanmış gibi duruyordu. Bilmiyorum ki röfle yaptırdığından mı, kilo vermesinden mi yoksa bir sene içinde evlenip boşandığından mı öyle görünüyordu? Yine de doğruyu söylemedim
- Çok iyi görünüyorsun,  boşver atlatırsın üzülme, dedim.
- Yok üzülmüyorum, tam tersine seviniyorum boşanacağıma deyince, onun çok kötü bir evliliğin içinde olduğunu anladım. Kötünün iyisi, en azından çabucak kurtulacaktı.
O da beni çok iyi görmüş. Hala lisedeki gibiymişim.
Ne bileyim ben kendimden biliyorum, ben de yalan söylemiştim ona. Zaten lisedeki gibi değildim. 
Ama her şey değişiyordu, biz mi değişmeyecektik. Bize çağırdım,
 - Bize gelsene, istediğin kadar kal, lisedeki gibi. Bak bahçedeki ayrık otlarını temizliyorum, her şey bambaşka olacak, dedim.
Acelesi vardı ama yazın geleceğine dair söz verdi. 
Eskisi gibi denizde yüzüp, ayaklarımızı tozlu yollarda sürte sürte eve gelip, buzdolabından çıkarttığım karpuzu kütürderek keserek, karpuz ekmekle karnımızı doyurup, eskiden olduğu gibi ota boka gülmeye karar verdik.




5 Ağustos 2015 Çarşamba

Ceket


O gün işim nasıl aceleydi,  anlatmam mümkün değil.
Sürekli iş başvurusu yapıyordum ama hiç birinden olumlu sonuç çıkmıyordu. Başvuruda bulunduğum firmalar, telefonla geri dönüp “piyasanın durumu belli” falan bile demiyorlardı. Başvura başvura başım çatlıyordu.  Ama artık anlamıştım ki sorun onlarda değil bendeydi. İnternette bir iş ilanı görünce umutla son bir kez daha şansımı denemeye karar vermiştim. Sibel Abla şu üstünü başını değiştir de öyle bu işe başvur demeseydi,  eski kıyafetlerimden biri ile gidecektim.

Sibel Abla’nın öğüdüne uydum. Yeni giysiler alacaktım. Gittiğim giyim mağazası küresel  bi mağazaydı. Küreselleşmeyse küreselleşme, bende yerele bi tokat çakmak gerektiğini nihayet anlamıştım.

Hem bu mağazada bütün erkekler karılarının ya da sevgililerinin çantalarını ellerine alıp, kapının önünde bekleşip duruyorlardı. Kendi aralarında sendikalaşmaya bile gidebileceklerini düşünüyordum. Yoksa mağazanın logosu ve dev vitrini mi haşin ve maço Türk erkeklerini böyle edilgen kılıyordu.  Neden buna katlansınlar ki?  Eşleri güzelleşince belki de  kendilerini Hollywood artistlerinin sevgilisi olarak farz edip,  Brad Pittt, George Clooney falan gibi görüyorlardı.

Mağazada her şey kapış kapış gidiyordu. Bir keresinde kadınların elinde bi penye tişört için kavga ettiklerini görmüştüm. Hem de “siktirgit, ilk ben gördüm” diye tıslamaya başlamışlardı.
Mağazadan içeri girdim. Reyonlarda ne alacağıma karar veremez durumda dolaşırken,  bi  Ceket’in bana doğru hamle yaptığını, reyonda duramadığını fark ettim. Baktım benim de ona kanım kaynadı. Daha önce şahit olduğum kavga aklıma geldi, o yüzden Ceket’i hemen, kimse kapmadan  yanına ulaşmayı hedefliyordum. Sanki ona bakmıyormuş  gibi yaptım, diğer kadınlara belli etmek istemiyordum durumu. Benden önce bir kadın hamle yapmıştı, ama o ara  Ceket ortadan kayboldu. Nasıl oldu bilmiyorum. Baya bi endişelendim. Kadının eline baktım, hayır onda da yoktu, sadece gözlerinde yoğun bi hayal kırıklığı ve sinir bozukluğu birlik olmuş bana bakıyorlardı. Kadın  umutsuzlukla elbise reyonuna  doğru yöneldiğinde  Ceket ortaya çıktı ve yakasında bi broş varmış gibi gülümsedi. Küçük bi şaşkınlıktan sonra ben de gülümsedim. Büyük bi şaşkınlık göstermedim. Artık benim onu değil, onun beni seçtiğini anlamıştım.

Hemen üzerime giydim ve aynaya koştum. Üzerimde çok  güzel durdu.  Bezginliğimden kaynaklanan kamburum yok oldu, boyum daha da uzadı. Belim inceldi. Vitrin mankenlerinden daha kusursuzdum, çünkü onların suratları çok üzgün ve hüzünlüydü, bir vitrinin içine hapsolmuş bütün gün geleni geçeni izliyorlardı. Artık  caddelerde bile değildiler, caddelerde olanlar kendilerini şanslı hissediyorlardı. Çoğu sıkıcı bi Avm nin sıradan bir koridorunun granit taşlarını sayıyordu. Her gün bir, iki, üç, dört… beeeşşş , allltıııı derken bazen  uyuya kalıyorlardı. Çoğu zaman görüyordum, gözleri kapalı yere bakıyordu. Bir keresinde “şişşştt, alooo uyuma” diye vitrin camını bile çalmıştım da, manken nasıl da telaşla irkilmişti. 

Diyorum ya o sıkıcı mankenlerden farkım yüzümdeydi,  yüzüm nasıl da gülüyordu. Yok canım öyle kahkaha attığım falan yoktu ama ışıldıyordu. Ceket üstümdeyken bütün kadınların kıskanç bakışlarını hissettiğimde, ceketimin diğerlerine dil çıkarttığını gördüm. Çok da edepsizdi ama hoşuma da gitmedi değil. Hemen kasaya koştum ve onu satın aldım.

Başvuruyu  Ceket’imle gerçekleştirdiğimde hemen işe alındım. Kısa sürede iş yerinin en gözde elemanı ben oldum. İşi hemen kaptım, iş arkadaşlarımın ayak kaydırmalarına falan aldırmadan emin adımlarla ilerliyordum.  Girdiğimin üçüncü ayında ayın elemanı seçildim.

Ceket’imi çok seviyordum. Bir yapı marketten ona ayaklı bi askı aldım. Hep başucumda duruyordu. Hayır yatak odasında değil sadece. Yalnız geçirdiğim bütün kış gecelerimde bana arkadaş olmuştu.  Birlikte oturma odasında televizyon izliyorduk. Hiç sevmediği şey yalan söyleyen politikacılardı. Hele biri vardı ki, onu görünce kendi kendisinin yakasını silkelemeye başlıyordu. Bir keresinde ben mutfaktayken televizyon açık kalmış ve içeri girdiğimde boşluğa kollarıyla yumruk sallıyordu. Hemen televizyon kanalını zapladım.

Bütün bu olanlar kış mevsiminde gerçekleşmişti. Kaşe  Ceket’imi artık kaldırmanın zamanı gelmişti. Onu aktarlarda satılan toz naftalinlerle koruyamazdım. Evim evim güzel evim temalı,  tabii  “my sweet home-  isimli  bi mağazadan eflatun rengi  saten kurdelayla bağlanmış ham rengi keten bir bezin içindeki  nefis kokulu lavanta keselerinden satın aldım. Güzel de bi naylon koruyucu aldım. Gardırobumun en rahat, en güzel köşesine astım.

Yazlık alışveriş için yine aynı mağazaya gittim. Yine o erkekler grup halinde, aynı vaziyette duruyorlardı. Galiba bazılarının çocukları da olmuştu, ellerinde puset vardı. Bi heykel sanatçısı böyle bi çalışma yapsa nasıl olur diye düşündüğüm anda bunun gereksiz olduğunu düşündüm. Sanki hergün Avrupa’daki metal rengi  kostüm giymiş canlı heykeller gibi mağazanın önünde canlı performans sergiliyorlardı. Bi ayakkabı kutusu önlerine koysalar, kısa günün kârı deyip, sakallarına sürseler baya bi birikim yapabilecekleri de mümkün dedim kendime.

İçeriye girdim, bakındım ama bu kez  ne bi ceket ne de elbise  göz kırpmıştı. Mağazayı bi baştan bi başa dolaştım. Ham rengi keten, tam yaz mevsimine uygun hiçbir ağırlığı olmayacak bi pantolonu gözüme kestirdim.  Acaba kumaşı batar mıydı? Bi baktım kadının biriyle pantolona odaklanmış uygun  adımlıyoruz.  Aynı anda pantolonun paçalarından tuttuk. Bakıştık. İkimizin de gözlerinde sinir taburu resmi geçit yapıyordu. Komutanlar saldır emrini verse biz gözlerden, saçlara odaklanıp birbirimizi tiftirmeye başlayacağız. Kadın bana demesin mi, “saat kaç?” ben saf saf saate bakarken pantolonu elimden kaptığı gibi kasaya doğru koşturdu. “Lan dedim benim ismim saat mi, orospuuuu.”  İşte bu mağaza  insanın, bilinçaltındaki duygularını, düşüncelerini  kolayca ortaya çıkarabiliyordu. 

Kendime  kızdım. Yok yaa sıradan ham rengi bi pantolon için üzülmüyordum;  kendime kızmam  salaklığımdan pantolonu kaptırmamdı. Tavana kadar olan aynanın önünden geçerken dimdik olan sırtımın hafiften kamburlaşmaya başladığını hissettim. Yine de aldırmadım. Dik dur, dik dur diye kendime nasihat ettim. Asansörle yukarı kata çıkarken asansörün içinde bütün kadınların arasında üniformalı satış elemanı aramızda hakem gibiydi. Biri birine yan baksa üniformalı eleman sarı kartı çıkaracak gibi duruyordu . Yok, Allahtan ceplerine kırmızı kart yerleştirmemişlerdi. Asla da yerleştirmezlerdi.

Kırmızı kartlar yukarı kattaydı. Burada kırmızı etiketli ürünler vardı. Savaş daha yoğundu. Evet savaş. Bütün elbiseler, pantolonlar, etekler, penye bluzlar üst üste, alt alta kırış kırıştı. Bazı kadınlar ellerine alıp buruşturup buruşturup  bi kenara fırlatıyorlardı.

Ona buna bakayım derken üç elbise, dört pantolon, altı etek, beş  bluz, sekiz penye, dört çift ayakkabı,  cumartesi günleri fazla mesai de giymek için bi çift topuksuz sandaletle,  bi çift de babet aldım. Ama hiç biri de bana yakışmamış mıydı, yoksa beni seçen, göz kırpan bi kıyafet olmadığından mı neydi bilmiyorum kendimi iyi hissetmiyordum.  Yoksa bütün alışverişi acele acele yaptığımdan, gerekli özeni göstermediğimden miydi?

Giysiler o kadar çoktular ki, sekiz artı dört taksit yaptırıp, çuval gibi üç poşetle çıktım. Mağazadan çıkarken yüzümün ne kadar solgun olduğunu aynadan gördüm.  Olsun dedim içimden, bi sürü kıyafetim var, eve gidip de bi yerleştirdim mi, bi giyindim mi, ohhh misss,  misss.
Gardırobu açtım, Ceket’ime baktım, uyuyordu. Yaz rehavetine verdim. Hayvanların kış uykusu varsa, giysilerin de yaz uykusu olamaz mıydı? Kıyafetleri tek tek ütüledim, denedim. Bazısını boşuna almış olduğum hissine kapılsam da, “amannn boşver, nasılsa sekiz artı dört taksit değil mi?” diyerek kendimi ferahlattım.

O  kadar çok kıyafet almışım ki, yerleştirmeye kalktığımda hepsi akordeon gibi oldu. Hatta bazıları  Ceket’imin  bölgesine kaçak yapı gibi kuruldu. Ceket’im de akordeon gibi kırış kırış oldu. Üzülmedim değil ama bütün insani duygularım devreye girerek onu bencilliğime kurban verdim. Gardırobum bi ambara dönüşmüştü. Her şey çirkin ve sakil görünüyordu. O güzelim Ceket’imin bile kolları yamulup yumulmuştu.

İlk zamanlar işe gitmeden önce  erken kalkıp giyeceğim kıyafeti ütülesem de, sonraları bu işi boşlayıp kırışık kıyafetlerle gitmeye başladım. Sigara molası için dışarı çıktığımda herkesin bana alaylı bakışlarını fark ediyordum.  Sanki o kırışıklık beynime ve vücuduma da bulaşıp, o gün bütün işlerimin aksi gitmesine sebep oluyordu. Sonra bi gün karşıdaki masaya stajyer Esra geldi. Bana “ablacım ablacım” falan demeler. Sinir de oluyorum, nerden ben senin ablanım salak.
Salak işte, bi elbisesi var üstünden çıkarmıyor, altında topukları namlu ucu gibi  ayakkablar, çak çuk çak çuk,  herkese yanaşıyor. Ooo sen ne yancıymışsın be kızım diyorum. Bu yanaşa yanaşa müdüre de yanaşmaya başladı sigara molalarında. Sonra bi gün geldi “biz Ekran Bey’le sigarayı bırakmaya karar verdik” diyor. Ohh canım ohhh, karar vermelere geldiğinize göre!  Birlikte yemeğe de çıkmaya başladılar. İşlerim öyle aksi gidiyordu ki, olmayacak şeyler başıma geliyordu. Beynim buruşukluktan bumburuşukluğa terfi etti.

Yaz gecelerim evde sıkıntılı film izleyerek geçiyordu. Üstelik sigaraya da iyice sardırdım. İşte çalışırken de sigarasız yapamamaya başladım. Dedikodular varmış, çok sigara içiyormuşum, işleri iyi yapamıyor muşum. Bunu da söyleyen Esra domuzu, ayy pardon bebeği. ” Ama ablacım valla sende çok içiyorsun, ben senin iyiliğini istiyorum, hem iş beklemez, bizi niçin aldılar çalışalım diye değil mi?” demeye de başlamadı mı yelloz, sanki stajyer değil, amirim!
Bi gün Ekran Bey beni yanına çağırdı, önce önündeki kağıda imza atar gibi yaparak beni ayakta bekletti. Sonra numaradan “hah pardon, - iki öksürük-  sizden çok şey ummuştuk ve hatta başlarda da iyiydiniz ama şirket politikamıza uymadığınızdan işten çıkarıldınız. Bundan sonraki hayatınızda başarılar dileriz.”


2 Ağustos 2015 Pazar

Savaşa Hayır


Ortadoğu'nun savaşlarından, strajelerinden anlamam. Anlayanlar olabilir ve hatta "şimdi şu soruyu kendimize soralım" gibi parmak sallamalarla, bin yıllık Ortadoğu strateji uzmanı olarak yazılarını döktürürler.
Benim anladığım savaşta kazanan kesimin olmadığı, kazananların silah, uyuşturucu ve inşaat sektörünün olduğudur.
Savaşın kaybedeni çoğul olan her zaman halk. Garibanlar, delikanlılar, genç kızlar, analar, babalar, kardeşler, dağılmış ailelerdir. 
Benim gibi savaşı istemeyen bu kirli oyunların bitmesini isteyen milyonlarca insan var ama bitmiyor.
Son yıllarda kendimi Türkiye'den çok Ortadoğu'da yaşadığımı hissediyorum.
Kendi hesabıma güne keyifle başladıysam bile, haberlerden sonra keyfim kaçıyor. Genel olarak bezginlik ve isteksizlik ve belki de böyle bir coğrafyada yaşamaktan dolayı hiçlik duygusu gelişiyor.
Savaşı istemiyorum. Halkın bir bireyi olarak canların kaybetmesinden, mutsuz insanların çoğaldığı bi ülkede yaşamaktan bez-dim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...