24 Şubat 2015 Salı

İngilizce kurs yarın bitiyor!


Geçen yılı saymazsam, sonbahardan beri haftada üç kez gittiğim İngilizce Kursum yarın son sınavla sona eriyor. 
Bu sene haftada üç kez gittiğim için benim için epey yorucu oldu. Sabah erken saatte git, öğlen çık zaten  kısa olan kış günleri yorucu ve telaşlı geçti. Geçen seneki kurs günlerim haftada iki kez ve akşam saatlerindeydi ve günü istediğim gibi kullanıyordum.
Evet, her zaman olduğu gibi işin şikayet havasını estirdim. Hiç mi faydası olmadı kursun? Olmaz olur mu, hem de çok oldu. Bilmediğim o kadar çok şey varmış ve gerçekten çok şey öğrendim. Aslında tam öğrenmeye başlamışken bitti. Çünkü gittiğim kurs kurumsal bi yere aitti ve devlet de ancak A-2 seviyesine kadar ders veriyor. Ondan sonrası sana bağlı. Ya özel kurslara baya bi para bayılıp devam edersin ya da kendin netten ve zamanları, falanı filanı, evde belli bi disiplinle kendin öğrenebilirsin ya da bu kadar öğrendim yeter deyip bırakır ve şimdiye kadar öğrendiklerin de yine buhar olup uçar.
Benim planım şu anda ikinci şık yani evdeki yardımcı kitap ve internetten faydalanarak devam etmem yönünde.
Bu arada Tv de yabancı kanalları takip ettim ki, ki bu dinlemelerin çok faydasını gördüm. Şimdiye kadar İngilizce duyduğumda, anlaşılmayan bir ses bütünüyken, devamlı izlemelerim sonucunda dinleme, daha doğrusu söylenilenleri anlama yüzde 80 düzeyine ulaştı.
Ama her şeye rağmen, o kadar çok ayrıntı var ve Türkçe dili ile o kadar fazla mantık ayrılığı var ki, bazen beziyor ve istediğim gibi öğrenmeyecek miyim acaba diye karamsarlığa kapılıyorum. 
Sonra yine aşama aşama öğrenirsem neden olmasın diyorum. Bakalım bahar ve yaz ayında evde çalışacağım ve  sonraki kış belki bi konuşma kuruna katılırım. Her şey bana bağlı.
Ama şu anda yarın kurs bitecek diye seviniyorum. Kış boyunca doğru dürüst hiç bi yere gidemedim. Yok canım şehirlerarası değil, şehiriçi bile. Bir iki film ama olmazsa olmaz Karşıyaka'ya vapurla geçme, Alsancak Kıbrıs Şehitleri, Kemeraltı'nı hiç ihmal etmedim. Gene de gezmişim yaa :)
Bu arada bi de ınstagram sevdam çıktı. O da başka bi yazı konusu, ki yazmayı da düşünüyorum. 
Neyse, neyse laf lafı açıp şimdi bu konuya girmeyeyim. Artık daha fazla vaktim var, daha fazla yazarım diye düşünüyorum.
Yarın sınav var. Hayatım boyunca sınavlar beni çok germiştir. Bu derste geçme kalma olmadığı halde, yine de gerginim. Gün içinde çalıştım ama bakalım yarın hoca zor mu kolay mı soru soracak bilmiyorum.
Yine de iyi geçmesini umuyorum. 

17 Şubat 2015 Salı

Hayalleri olan bi genç kız vardı...


20 yaşında hayatının baharında bir insan vahşice öldürüldü. Bu satırları yazarken o kadar öfke, nefret, ve çaresizlik hisleriyle doluyum ki. Maalesef kanunlar böyle olduğu sürece ve kadını aşağılayan söylemler sürdükçe kadına karşı şiddet, taciz, cinayet, toplumdan uzaklaştırma, kadını cinsel obje ve sadece çocuk üreme makinası olarak görüldüğü sürece Özgecanlar son olmayacak. 
Bunu bilmenin çaresizliği ve cezasız kalması insanı kahrediyor. 
Özgecan'ı fırsat bilenler "idam" konusunu gündeme getiriyorlar. Ama şöyle de bi durum var ki, İran'da idam var ve tecavüzcüsünü öldüren kadını astılar! 
Kadına karşı şiddet,tecavüz,ölüm,aşağılanma,değersizleştirmeye karşı somut hiç bir şey konuşulmuyor ama her nedense idam gelsin diye bir çaba var.
Ayrıca her suç makinası istediği her işi yapabilecek mi? Bunun hiçbir takibi olmayacak mı? 15 ayrı suç işleyen bir suç makinası nasıl oluyor da dolmuşçuluk yapıyor? Dolmuşa ya da taksiye binerken bu adamda potansiyel suçlu mu değil mi diye düşünüyorum. Şöförler odası ne iş yapıyor?

Söylenecek çok şey var. Ördeğin tecavüze uğradığı ve sonrasında ördeğin kesildiği bi ülkede yaşıyoruz.

Bugün bir milletvekilinin karısı 6 yaşında tecavüze uğradığını söylüyor. Çok tecavüz, taciz var ama bunu yapan utanacağı yerde tecavüze, tacize uğrayan kadına utanç hissini yaşatılarak, bütün yaptıklarını sümen altında saklıyorlar. Böylece tecavüzleri, tacizleri sürekli devam ediyor. 

Bu iş sadece eğitimsiz dediğimiz kesimde de olmuyor. Açın ekşi sözlük, twitterı. İlişkilerini kadına "dm den yürüdüm, verdi vermedi," özellikle "kezban" diye niteledikleri kadına sürekli hakaret ediyorlar.

Bir kadını asla arkadaş olarak görmezler. Yatağa atılacak nesnedir kadınlar.

Kezban aşağı Kezban yukarı diyen erkeklerin hepsinin "Abazan Kazma Kazım" gözümde. 
"Erkeğin elinin kınası, kadının yüzünün karası" gibi atasözünün, şimdilerde ise "eğlenilecek kız, evlenilecek kız" diye Abazan Kazma Kazımlar tarafından ayırım yapıldığı bi ülkede yaşıyoruz.

Ekşi sözlükteki başlıkları okuduğumda gözlerime inanamıyorum. Bunlar güya kitap okuyan sonrasında yazan insanlar. pardon yaaa erkekler!!!
Pazartesi günü kadınların isyanını simgesi olarak herkes siyah giyinsin, en azından farkındalık yaratılsın dendi. Sabah giyindim ve çıktım, ilk gördüğüm genç kızın hiç umurunda olmadan kafasına göre giyindiğini görünce hadi duyarsızın teki dedim, ama olmadı diğerleri, diğerleri de umursamamıştı. İnsanlar felakete kendi başına geldiğinde mi ağlayıp sızlayacak? Dayanışma ruhu denen bişey yok. O kadar azdı ki, siyah giyenler.
Beşiktaş Çarşı grubu iyi niyetli olabilir, ki ben de onların takipçisiyim fakat çok naif bi düşünce paylaşıyorlar. Dolmuşta tek kalan kadın yalnız bırakılmayacak. Var mı böyle bi şey? Ne kadar pratiğe uyarlanabilir. Böyle bi uygulama yapacağına şöförlerin herhangi bi sabıkası var mı, neye göre şöför oluyor, şöför olmak için sadece araba kullanmak yeterli mi? Bunların yürürlüğe girmesi için çaba göstersene.
Sokağa çıktığnızda görüyorsunuz hayat olanca hızında ve hoyratlığında devam ediyor. Kimse kimseyi iplemiyor. Son kalan kadınıkoruyacakmış da, kadına tecavüz böyle önlenecek ha? İyi niyetinize saygı gösteriyorum ama saflığınız karşısında, bu kadar da olmaz demeden geçemiyorum.
Trt kanalı bugün ALmanya'da da kadına karşı şiddetin çok yüksek olduğunu söylüyor. Kanunların yetersizliğini ALmanya'da oluyor diye aklama telaşında olduğu o kadar açık ki. Aklıma gelmedi de değil, Almanya'da şiddet gören kadınlar TC vatandaşı insanlar olabilir mi diye? Yüzde 70 böyle olduğunu düşünüyorum.
Her gün kocasından ya da ailesindeki herhangi bir erkektenşiddet gören kadınlar, ölenler, dövülenler, taciz, tecavüz. Bitmedi bitmedi. Sürekli arttı.
Moralim bozuk.Bu coğrafyada kadınların yeri yok, kadın bir insan değil artık araç halini aldı.
Yazıklar olsun...

7 Şubat 2015 Cumartesi

iki gün, bir gece


Geçtiğimiz hafta İki Gün, Bir Gece filmine gittik. Depresyona girdiği için rapor kullanıp işinden izin alan kadının, tedavi süreci sona erdikten sonra işe başlamak üzereyken, işten ıskartaya çıkarılmasından sonra başlayan hikayesiydi. Evet, güzel miydi, güzeldi. 
Günümüz dünyasında her sorunun temeli kapitalizme dayanıyor. Kapitalizm de önce en güçsüzleri savuruyor. Kadınları, hastaları -ruhen ya da fiziksel olarak, çocukları, hayvanları. Hem önce onları savuruyor hem de köküne kadar onları kullanıyor.
Filmden çıktıktan sonra düşündüm de, kadının çalışması, ayakları üzerinde durması önemli ama aynı zamanda kırılma noktası da yaratıyor. Günümüzde çalışan kadın o kadar yıpranıyor ki, ev işleri, çocuklar, çalışma sorumluluğu ve evdeki sorumluluklarda üzerine bindiğinden kadın çok yıpranıyor.
1950, 60, 70 li yıllarda kadın daha mı mutluydu, yoksa parası, maaşı olmadığı için hödük kocalara katlanmak zorunda kaldığı için, boşanma oranı düşük olduğundan biz onları mutlu mu farz ediyoruz?
En azından tüketim bu kadar vahşileşmemişti ve kendi kişisel ihtiyaçlarının üretimini kendisi yapabiliyordu: Hazır gıda, konfeksiyon falan yoktu.
Ev için gereksiz ıvır zıvır almıyordu.
Siz de görmüşsünüzdür Madam Hoho diye bi dekorasyon mağazası var, içinde kadınlar maden bulmuş gibi vakit geçiriyor. Ev dekorasyonı ile ihtiyacın dışında ilgilenmediğimden, hiç girmemiştim bunca zaman. Bir keresinde bu kadınlar ne var da bu kadar giriyor deli gibi deşip duruyorlar, bi gireyim dedim. Amanın yorgan gibi klozet takımları, dantelli fistolu havlular, varaklı aynalar, kokular... Yedi dakika bile kalmadığımı söyleyebilirim. İnanın hafakan ruhu bastı. Bu kadınlar neden bu kadar bunlara para harcarlar bilmem. Üstelik eşyalar yığıldıkça yığılır ve sonra onların kölesi olur, ay nereye koycam, ay temizlemem lazım ay tozlanmış...
Halbuki kendilerine yatırım yapsalar, ruhen ve fiziken daha iyi hissetmezler mi?
Herşey birbirine geçmiş sarmal halinde. Plastik kartı ver ve al sonra da borçlan dur. Ya da ne bileyim bu kadınlar çok zengin ya da çok fakir. İkisi de mümkün. Bu zenginlik ve fakirlikten sadece banknot halinde bahsetmiyorum.
Film sürekli aynı sahneleri tekrarlasa da güzeldi. Çünkü hayatın kendisiydi, hayat da hep aynı tekrarlardan oluşmuyor mu? Biz bile hayatımızdaki değişikliklerin ne zaman olduğunu, geriye dönüp baktığımızda fark ederiz çoğu zaman. Evlilik, boşanma, taşınma gibi belirgin değişiklikler değilse tabii ki... 

3 Şubat 2015 Salı

Sabah saatin 11...


Urla'ya gidilir. Bugün güneşi görünce havanın güzel olduğunu düşündüm ama Urla, İzmir'den daha da soğuktu. Buna rağmen bazı ağaçların çiçek açmasından, hatta havanın ayaz hali bile bana bahar aylarının ilk soğuklarını anımsattı. Bahar geliyor. Bu arada Urla'ya gelenler Köprübaşı ekmek fırınından ekmek almayı ihmal etmesin derim. Ve zeytinyağ falan, hepsi güzel şeyler. ..
sabah saatin 11...
Bir adam, elleri cebinde avare ve karamsar gezerken, işsiz olduğu varsayıldı. Herhangi bi apartmanın önünden geçerken şirret bir kadının bağırma sesi mahallenin demesem de, sokaktaki bizlerin sinirini bozdu.
Sonra diğerleri ne yapıyordu bilmiyorum. Aslında kendi içinde herkes gibiyken, çok da farklıydı. Hiç inanmadığım ama kısmen de, bazı insanları tanıdıkça "evet yaaa, evet" bu da şu burcun en pis özelliklerini taşıyor dediğim gibi, burçlar gibi sanki, insan davranışları da on ikiye bölünmüş hemen herkesin ortak sorunları, özellikleri, tatlılıkları, sinir bozucu halleri, takıntılıkları, öküzlükleri, tembellikleri falan aynıydı diye düşünürken, insanlar daha da hep aynılaşıyordu. 
Bunu bugün doğaya çıktığımda, yolda fark ettim. Yolda olmak insanı daha özgürleştiriyor ve şehir hayatı insanı daha da aynılaştırıp, insanı ezber davranışlara yani nerdeyse oniki davranış gurubuna kadar aynılaştırıyor.
Herkes birbirini taklit ederek yaşıyor, buna direnmek istese de, belli bi süre direnip, bi noktadan sonra kendi olma eşiğini atlayıp, aynılaşmaya yöneliyor gibi geldi.
Bu işin çıkış noktası yok. Sanki dibi görünmez bi kuyuya ipin ucu atılmış ve ne kadar çekersen çek, sonunda ip kördüğüm oluyor ve sen de en sonunda yorulup, kuyunun yanındaki yedi yaşındaki su satıcısından elli kuruşa su alıp, şehrin uğultulu kalabağında kendini aramaya başlıyorsun. Ya da kayboluyorsun, belki de kendini bulmanın yolu kaybolmaktan geçiyor. Bugün metroda iki gencin konuşmasına şahit olduğum gibi "zayıflamak için, kilo alman gerekiyor."
Bence, işte böyle... 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...