5 Ağustos 2014 Salı

*Dünlük* Uyku tutmayınca


Tv açıktı zaten. e2 de film aradım ama yoktu. Madman iki bölüm ard arda bulduğumda güzel bi film bulmuş gibi sevindim. Hem de aynı bölümleri izlediğim halde.
O da bitti. Arada uyuklar gibi olsam da uyumadım. Ama “uyuklar gibi olsam da” anında üst üste saçma sapan görüntüler, düşünceler oluşuyor. Bilincin rüya eşiği midir nedir?
İyice sesler kesildi. Balkonlardaki insanlar içeri çekildi.Bazı evlerden tvlerin loş mavimsi ışığı pencerelerden sızıyordu sadece.
Dışarı çıktım. Oturdum. Gökyüzünde yıldızlar vardı. Kırsalda bulunan insanlar, karanlıkta yıldızların yeryüzüne çok yakın olduğunu, nerdeyse tutacak hale geldiğini söylerler. Ne yazık ki böyle bi deneyim yaşamadım. Ama dışarı çıkmadan once şöyle bi şey oldu. Gözlerimi yummuştum, hiç de düşünmediğim halde gözlerimi açtığımda küme şeklinde çok yakın yıldızlar gördüm. Bunu çok istediğin bi şeyin gücü diye yordum.
Tekrar dışarıya dönelim. Karanlıkta ve sessizlikte insanın zihni daha da aydınlanıyor bunun farkına vardım. Neler yazdım yoksa düşündüm mü demeli gecenin  karanlığında.
Gemilerin ışıklarına baktım. Orhan Pamuk bi ara Boğaz’a giren gemileri saymaya başlamış. Dikkat ve gözlem sınavı mı yoksa kafa sıyırmaca mı, bilmiyorum.
Evlerin ışıklarına, sokak, cadde ışıklarına baktım. Şu anda evlerin yüzde ellisi tedirgin, karamsar, umutsuz, bazıları boşveeerrrr gamsızlığında, bazıları ise ellerini ovuşturuyor olmalı diye düşündüm.
Geleceğe dair bilinmezlik mi tam tersine bilinirlilik mi tedirginlik yaratıyor?
Gecenin tam içinde oturdum.  Meğer ne güzelmiş. İçerde odada olunca gecenin dışında olduğumu anladım.
Çay koydum şimdi. İyi ki var. Çay olmasa ne yapardık? Neye tutunurduk? Maddeci insanlar gibi lükse mi, paraya mı yoksa ailesel nüfusumuzla mı şişinirdik? Aslında herhangi bi şey ne kadar çoksa, o kadar da az. O şey her ne ise yok olsa da, olmasa da azdırır üstelik.
Bugünlerde okuyup yazmaya başladım. Gördüklerim duyduklarım falan filan gibi şeyler. Ama fazla acılı arabesk yazmayı sevmiyorum. Acı bi hayat anlatsam da içinde yine de mizah olsun istiyorum. Biraz önce blogu açtığımda Begonvilli Ev den çok güzel bi yorum aldım. Gerçekten benim için daha da itici güç oldu. Yazdıklarını beğenerek okuyan bir kişi olduğunu bilmek insana iyi geliyor.  Tam ben de diyordum içimden acaba tarzımı oturtabildim mi, acaba blogun ismi farklı da olsa benim yazdığım belli mi olur diye.
Dünlükçüğüm bugünlerde bi okuma ki süper geçiyor. Bi de Marmara’dan ithal rüzgar var değmeyin keyfime.
Bugün yine kütüphaneden kitap aldım.  Memure hanıma dördüncü kitabı alıp almayacağımı sorduğumda sapık bi hazla verilmeyeceğini söyledi. Devlet memurunun bu kafası ne anlamıyorum? Yan masadaki arkadaşı dışarı çıkıyordu ve elektrik faturasını üstüne yüklemeye çalıştı, o da kuyruk falan çekemem dedi. Devmemure birden boş olan ödeme yerlerini söylerken kekeme pepeme oldu. Birden ne yapacağını şaşırmış sıradan vatandaş konumuna geçiş yaptı. E valla hoşuma gitmedi mi, çok hoşuma gitti hem de. O kapıdan dışarı çıktığında sanki kendisi vatandaş değil. Masaya oturan karşısındakine sadist ve sapıkça eziyet etmekten haz duyuyor resmen. Neyse ki en sevdiğim devlet dairesi burası. Keşke daha fazla kitap gelse.   
Çay demlendi çoktan. Uyku kaçıran gecenin içinde oturtan içkiye merhaba çakalım.


2 yorum:

Balthus dedi ki...

Güzel yazı,alttaki denemede öyle.Orhan Pamuk adı geçmeseydi daha güzel olacakmış.Boğazdan geçen gemileri saymak... benzeri bir anekdot Peyami Safa'nın Biz İnsanlar romanında geçer.Oradan aparmıştır belki.

Nerde Trak Orda Bırak dedi ki...

Bu da iyi ya. Bunu öğrendikten sonra edebiyatçıların satır aralarında okuyucusuyla dalga geçtiğine inandım.:) Pamuk Bey'in bazı romanlarını severim açıkçası. Teşekkür ederim beğeniniz için.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...