17 Ocak 2013 Perşembe

Bazı Günler -5- Sinan - Birşen



Şimdi, tam da şu anda yaşamın değişiyor mu? Hayatımın hikâyesini dinlemeye meraklı birini çevirsem, “çaylar, kahveler benden abicim” desem; hayatımı anlatsam adam, “abi yaaa, senin hayatında tam romanmış” der. “yazsana hayatını” der. Ama bu beni tanımamasından, her gün görmemesinden kaynaklanır. Halbuki hayatımı çocukluğumdan beri bilen, her gün, gün be gün annem sayesinde beni bilen Mualla Teyze için benim hayatımda hiç bir değişiklik yok. Kendisi için de bu böyle. Mualla Teyze'nin İsveç'teki oğlu beş sene gelmeyince öz annesine yabancılaşıyorken hem de... Hayatımı anlattığım adamın hayatını dinlesem, “oooo abicim hayatın romanmış senin, yazsana bunu” derim.

Yaşarken günler birbirine zincir zincir eklenirken, onları anlatırken her şeyi tersine döndürüyoruz.
Yaşamımda ne değişti? İnsanlar, mekânlar, dekorlar değişti. Bir çok insan tanıdım. Kimi kalıcı kimi gidiciydi. Bu değişmeyen olaylarda, her şey tuhaf bir şekilde evriliyor.
İşte şimdi ben: düşünmediğimi sanırdım, artık boş boş tavana bakmadan da düşünebiliyorum. Yoksa hep böyle yürürken de düşünüyor muydum? Ondan mı yürümeyi seviyordum.

Taksim'deyim şimdi. Hayatım bugünden sonra değişecek mi? O gelecek, ve hayatım değişti diyecek miyim? Hâlâ aramadı. Bende aramıyorum.

Fransız Kültür'ün yeşil korkuluklarına doğru yürüyorum. Sanki burada buluşacak gibi. Yıllar sonrasına burada söz vermiş gibi. Onunla bu oyunu oynamayı kararlıyım. Telefon açmadan haberleşme oyunu. Acı yeşil korkulukların önünde bekliyorum. Ağzımdan soğuktan dumanlar çıkıyor. Sağa sola bakıyorum. Karşıda bir kozmetik mağazası. İnsanlar, hayır kadınlar girip çıkıyor. Göz boyamaca oyunu oynamak için mi alıyorlar onca boyayı. Kızılderililer gibi. Biz Birşen'le Kızılderililer gibi hislerimizle buluşucaz, onlar Kızılderililer gibi savaş boyalarını sürecekler. Yaşamda boyalarıyla savaşan, savaşabilen kadınlar. Boyasız savaşan kadınlar...

Bütün bunları düşünürken, burada alın yazımın değiştiğini hissedebiliyorum. Bu hissediş kolumun yavaş yavaş seyirmesi gibi.
Yeşil demir korkulukların acılığı, içimdeki neşe gibi; aynı acılık. Geldiğinden beri aramadı. Evet ama buraya geleceğini biliyorum.

Halbuki bu şehirde hiç mazimiz olmamasına rağmen. Mazimizi burada başlatmaya karar veriyoruz.

Çevremde bir çok insan var. Hiçbirini görmüyorum. Ama seslerini duyuyorum. Hızlandırılmış kamera çekimi gibi. Ben büyüyorum bu insanların içinde. Bu kadar önemli miyim? Hayır, sadece onlardan biriyim. Biten sigaramın elimi yakmasıyla ürperiyor, kendime geliyorum. Umutsuzluğumu hissediyorum. Dostum Dosto geliyor aklıma. İnsanı hayal kırıkları değil, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutlulukları üzer diyordu. Kime? Bana tabii, bana. Ben bırakıp gitmedim mi okulu, Birşen'i. Her şeye noktayı koyan ben değil miyim? Oktay yavşağınla evlenmesine ben sebep olmadım mı?
Şimdi bu kalabalığın kenarında, sırtımı yeşil korkuluklara vermiş, bu yeşilin acısı gibi olan neşemi sorguluyorum. Saatime bakmadan saatin on bir olduğunu anlıyorum.

Burada durmak çok anlamsız. Aşağı doğru yürüyorum. Göz alıcı vitrinlere, tiki kızlara, ev kadınlarına, çalıştıkları her halinden belli asık yüzlü insanlara bakıyorum bir bir. Herkes kendi aleminde. Hep gelecekten bir şey bekleyerek geçiyor çoğunun ömrü. En çok da gelecekten mutluluk bekleyen kronik mutsuzlara gülüyorum.

Her şey emek ister. Emek deyince unutulmaz, sakız gibi uzatılan repliği hatırlıyorum. Sahi sevgi neydi? Emekti be biraderim, emek. Sevgi emek miydi sahi? Belki. Ama aşk emek değildi. Bu sözü suyunu çıkaran kadar kullandıkları için nasıl sinirleniyorum, her şeyin içini boşatmada üstümüze yoktur bizim. 

Eski Emek sinemasının yeni AVM nin önüne geliyorum. İçeriye girmekle girmemek arasında kararsızım. Ne var ki içinde. İçi boşaltılmış bir Emek. Solda göz boyama dükkanı. Yaşlanmaya yüz tutmuş kadınlara umut satan kremler, genç kızların güzelliğini gölgeleyecek boyalar. Karşısında bir tişörtün elli tl ye satıldığı spor mağazası. Ne ara oldu bu Emek işleri? Protestosuna bile katılmadım. Şimdi önüne oturmuş, kendi kendime şikayet ediyorum. İçi boş buranın, boş. Çoğu zaman en üst kata içini doldurmaya çıkıyorum. Herkes öyle yapıyor. Böyle emeğe...

Üç, hayır üç bile değil iki saat sonra muhtemelen Birşen'i göreceğim. Gizli gizli neler umduğumu biliyorum. Oysa Birşen'in benimle beraber olmayı istemediğini iyice bilmem lazım.

Ara sokakta bir kahveye gidip oturuyorum. Garson geliyor. Yüzü binbir kırışıkla dolu. Hareket eden dudaklarını görüyorum sadece. Ellerine bakıyorum. Çok sert duruyor. Garsonluğa gelene kadar hangi mesleklerden geçtiğini düşünüyorum. Mesleksiz olduğu için çok meslekte çalıştığını düşünüyorum. Serbest meslek. Ülkemizdeki en revaçta meslek. Kibar oluyor böyle söyleyince. Ama bu adamın elleri kibar değil, kaba, sert.

Garson tekrar sıkılmış kabaca ne içeceğimi soruyor. “Çay” diyorum “Çay. “ Kaşlarını kaldırıp gidiyor. “Ne beklettin lan, onca saat” demiştir kesin. Karbonatlı çayı içiyorum. Bardak yüksük kadar. Fincan fincan çay içmeye alışmış bana bir yudum gibi geliyor. İyi oluyor. Sabırsızım bugün zaten. Kalkıyorum yürümeye çalışıyorum kalabalıkta. Sokak müzisyenlerine takılıyorum. Birşen gelecek ve ben. Müzisyenler, çay, emek... iyi iş. Hayır, bunun böyle olması gerekiyor.

&&&

Teyzemle kahvaltı yaptıktan sonra evden ayrıldım. Kırıldı biraz. Gece beraberiz dedim ama nafile. Anladı sadece onu görmek için gelmediğimi. Zaten canı sıkılıyor. Sıkıntıdan, yalnızlıktan nasıl da bütün eski fotoğrafları büyütmüş asmış duvara. Bu ev, bu eve her girişimde tuhaf oluyorum değişmeyen bu ev. Hayatım çok değişti sanırken bu eve girince duygularımın değişmediğini anlıyorum. Fotoğraflara tek tek bakıyorum. Anneme, babama, çocukluğuma, ağbimlere, Özlem'e, enişteme. Nasıl kötü bir şey bu. Nasıl dayanıyor buna teyzem. Fotoğrafları neden çektiririz sanki. İyi anlarımız gün gelsin içimize lök gibi otursun diye mi? Artık fotoğraf çektirmiyorum zaten. Benden bir şey kalmasın geriye.

İnsan duygulardan, sinirlerden oluşan varlık değil mi? Mantıklı olanlar mı kazanıyor bu hayatta. Mantığım Oktay'a aşık olmamı söyledi, ben de aşık oldum! Böyle aşk olur mu?

Onu aramıyorum. Sinan'ı. Aptal, hayvan Sinan diye diye yürüyorum. Onu aramayacağım. Evet buluşacağız ama onu aramadan bulacağım. Beklemesini istiyorum.

Her şeyi bu kadar pervasız bırakmasının bedeli olmalı. Belki de Sinan bu bedeli ödemiştir, ödüyordur. Bedelli yaşamdayız, unuttun mu?

Bir taksiye atlayıp Taksim'e geliyorum. Bir gün bile geçirmediğimiz Taksim'e. O burada, tam şu anda burada biliyorum. Ona doğru yürüyorum. Kalabalığın içinden koşarak ona gidecek değilim. Bu ancak filmlerde, romanlarda olur. Hayatım ne film, ne roman. İçten içe şu demir korkulukların önünde beklemesini istiyorum. Meraklı, arayan gözlerle bakıyorum. Üstelik onu beş sene önce nikahta gördüğümden daha da yaşlandırıyorum. Sarı kıvırcık saçları iyice beyazlamış, yüzü aşağıya doğru inmiş, kırgın gözlerini hayalimde canlandırıyorum. Görünce onu hiç hayal kırıklığına uğratmayacağım. Yüzümde “ne kadar yaşlanmışsın Sinan, bu kadar beklemiyordum” mesajı olmadan, dün ayrılmış gibi. “Beklettim mi Sinan, iyi oldu Sinan bekle. Bu soğukta don, Sinan, ağzının içine sıçayım Sinan” ifadesi var biliyorum. Öyle olsun. Yavaş hareket ediyorum. Gidiyorum soldaki makyaj malzemeleri satan dükkana giriyorum. Simsiyah zeminde rengarenk boyalar. Allık, rimel ve fardan başka bir şey kullanmadığım halde koskoca bir far seti, dört tane de en afilisinden, hiç sürmeyeceğim renkli ojeler alıyorum.

Elimde poşetle çıkıyorum. Vitrinlere bakıyorum. Sinan burada. Ağırdan alıyorum. Olmayacak saatlerin fiyatlarını soruyorum. Saatler ilerliyor, Sinan burada. Beklesin!

Yaptığım saçmalık mı? Evet, saçmala hakkımı kullanmak istiyorum Sinan Bey.
Bir kitapçıya giriyorum. Eskişehir'den Sinan'la görüşmek için değil de sanki Taksim'de aylak aylak vakit geçirmek için gelmiş gibiyim. Sevdiğim yazarın kitabını değil, bu defa sadece yeşil kapaklı bir kitap arıyorum. Bugün mantık günüm değil. Mantık tatile çıktı. Bugün duygu günü devrede. Mantık günüm olmadı ki aslında. Mantığa duygu sosu ekledim ve “sandım ki oyununu” oynamaya başladım. Her şey oyundu tabii.

Hiç bir yazara bakmıyorum. Yeşil kapaklı kitaplara bakıyorum. Hayır, yeşil desenli olmaz, yeşil yeşil dümdüz yeşil arıyorum.

Arka rafa dönüyorum. Kıvırcık sarı yoğunluklu beyaz saç görüyorum. Gocuk ve aynı yerdeki hafif kambur. Biraz daha mı artmış? Offf, korkuyorum. Kötü filmlerin ucuz artistleri gibi madara olmak istemiyorum. “Pardon,” diyorum. “Pardon, rahatsız etmiyorum ya” dönüyor. Şaşkın ama değil böyle olmasını bilir gibi gülümsüyor. “Hiç etmedin ki?” “Öyle mi?” diyorum.

&&&

Hiç bir şey almadan dışarı çıkıyoruz. Yürüyoruz. Sanki dün de buradaymışız da bugün tekrar buluşmuş gibi.

eee ne var ne yok”
iyi n'olsun?”
ne yapalım? Aç mısın?
Olur, olur hem yiyelim, hem içelim diyorum.

Çiçek pasajına gidiyoruz. Bir masaya oturuyoruz. Benim mantomu çıkarmama bakıyor. En son beremi çıkarınca şaşırıyor. Çok. Gözlerine inanamıyor. “Nasıl yaparsın bunu? “Neden, çok mu kötü” diyorum. “Hayır hayır, kötü değil yanlış anlama. Sen kendini çok kötü mü hissediyorsun, iyi değil misin?” diye soruyor.
Bunu Sinan'dan duyduğum için mutlu oluyorum. Gülen gözlerle ona bakıyorum. “boşver” diyor. “Kökü sende ya. Sen iyi ol,” diyor. Sigara böreği, midye, kalamar istiyoruz. Bir de bira. İçiyoruz.

Karşımıza genç bir çift geliyor. Artık “gençler” diyecek kadar yaşlı olduğumuz bir dönemdeyiz. Onlara bakıyorum. Sanki bizim gençliğimiz karşı masaya gelip oturmuş gibi. Hiç tedirgin değiller. Hayatın anlamını diğerinin hayatında buluyorlar. Bu da onları birbirine daha çok bağlıyor. Daha sonra bu değişecek ama, sinirlenecekler ve farkına varamayacaklar. Sinirleniyorum. Yaşayacağımız yılları bırakıp kaçtığı için. Surat asıyorum Sinan'a. “Kalkalım” diyorum. “Nereye?” “Bilmiyorum.”

Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Bir süre öyle yürüyoruz. Kızgın ve kırgın olduğumu biliyor. Hiç bir şey söylemiyor. Üşüyoruz. “Sinemaya girelim mi?” diyor. “Girelim” diyorum. Gülme umuduyla bir komedi filmine giriyoruz.
Yağlı mısır patlağı kokusu sinirimi daha da bozuyor. Yerimize oturuyoruz. Gülmek için yazılan repliklere gülemiyorum. O da. Filmin bitmesine az kalıyor. Film bittikten sonra ayrılacağız. Teyzeme gidicem. Sonra Eskişehir'e. Özlicem onu. Böyle yaptığım için kendime kızıyorum. Ona da.
Filmin bitmesine bir saat kalıyor. Biliyorum. Elini tutuyorum. Sinan'ın eli üzülüyor. Anlıyorum bunu.

&&&

Filmden bir sahne Birşen'in yüzüne ayışığı gibi vuruyor. Ağlıyor. Gördüğümü görünce başını çeviriyor. Elini sımsıkı tutuyorum. Hiç bırakmıcam Birşen. Ben gözlerime kadar karanlık içindeyim. Kuzey kutbundaki bir buzulun karanlığındayım.
Film bitti, ayağa kalktık.
Bir saat sonra ayrılıyoruz. Süresiz. Ne zaman göreceğimiz belli değil.
Birşen güzel iş yaptı.




4 yorum:

N.Narda dedi ki...

şimdi,ilk paragraf güzeldi, bi aldım başımı okuyorum:) Ama bu gece için devamını okuyamayacağım.Üstelik de bu 5. bölüm imiş. Nolcak şimdi? Yer imlerine alıcaz:) İyi geceler.

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Vaktiniz olduğunda 1. bölümden itibaren okursanız daha anlaşılır ve güzel olur. İyi günler :)

Adsız dedi ki...

Çok güzel gidiyor. Her cümleden sonra "acaba şimdi ne olacak, az sonra ne olacak?" diye meraklanarak okudum. Hiç abartmıyorum, bazı yerlerde adeta Hemingway'i okuyorum hissine kapıldım. İç dünyanı çok rahat ve sakin anlatman da ayrı bi güzellik katıyor. Yahu ben eleştirmen değilim, tamam ama gerçekten severek okudum işte. Eline kalemine sağlık arkadaşım. Devamında buluşmak üzere kolay gelsin.

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Yorumların, değerlendirmelerin beni gerçekten motive ediyor. Bu da abartı değil, tarafsız geri dönüş almak çok güzel. Bu kış bununla mı geçecek acaba, ben de bilmiyorum :) Çok teşekkür ederim :)Devam edicem...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...