8 Ocak 2013 Salı

Bazı günler - Birşen - II



Elimi saçıma götürüyorum. Hayır. Saçsızlığıma. Omuzlarımdan aşağı su gibi akan saçlarım yok artık. Son zamanlarda sürekli elim saçlarımda, oynuyordum. Sanki düşünceler beynimden çıkmış, saç olmuş, uzamış. Oynaya oynaya, koparıp atmak ister gibi, oynuyordum. En sonunda geçtiğimiz pazartesi günü gittim kestirdim. Hem de iki numara. Kuaför şaşırdı. “abla biz kaynak yapıyoruz, sen bu güzel saçlarını... “ bakışlarımla sözünü kestim. Anladı. “Çattık karıya” demiştir. “Depresyonlu deli” demiştir. Uzun saçlarımı yerde gördükçe nasıl mutlu oldum. Kuaför üzerine üzerine bastıkça, sanki yorgunluğuma sebep olan düşünceleri eziyordu. Saçımı kurutmaya yeltendi. Artık saç değil de, ıslak kafamı. Aynadan kuaför çırağının, süpürgeyle faraşa doldurduğu saçlara memnuniyetle baktım. Hele çöpe atarken. Nasıl bir ferahlama. Üniversitedeyken, dönemin kadın başbakanı bir keresinde televizyona çıkıp ağlamıştı. Saçı da yeni kesilmişti. Ferda'yla birlikte evde izlerken, saçının modelini beğenmemiş de ondan ağlıyor diye deli gibi gülmüştük.

Eve geldim. Hazırlanmam lazım. Oktay her zamanki gibi geç gelir. Telefon açar haber veririm İstanbul'a gidiyorum diye. Çok da umurunda olur ya! Teyzem çağırdı, safra kesesinden ameliyat olacakmış. Bahanesi! Duş aldım. Başımı her elleyişimde düşünceler gitti gibi. Mi?

Aynanın önüne oturuyorum. Yüzüme bakıyorum. Yeni beni tanımak ister gibi. Bu kafayla yeni bir ben olabilir mi? Kuaförde sürekli Sezen çalıyordu. Ordan dolandı şimdi bu şarkı dilime. Bir daha aynı yolları yürür müyüz, kimbilir ölür müyüz kalır mıyız? Düşünceler yerine şimdi bu şarkı yapıştı beynime. İyice arabeske bağladım. Ben Sezenci değildim eskiden. Nazancı'ydım. Misafir o gel bana börekler açarım sana. Ne çok gülüyorduk Ferda'yla bu şarkıyı söyleyip söyleyip. Sinan her zamanki ciddi, Sinan... Bu gülmelerimize sinirleniyordu. Ağırdır o, her zaman. Düşüncelerin adamı. Sonra sonra bende ona benzedim. Benzedim ama birdenbire o okuldan ayrılıp gidince. Aramıza yollar, yıllar bir de Oktay girdi.

Oktay hayatımda her zaman vardı. Kantinden grup arkadaşı. Bir üst sınıfın popüler, zengin Oktay'ı. nasıl sinir oluyordum, kendini beğenmiş şımarık hallerine. Her arada yanıma gelir; “yüreğim ağrıyor, ilacımı almaya geldim” derdi. Yavşaklığını şakaya vururdum...

Biz hep; Ferda, Sinan ve ben takılırdık. Sonra Ferda Ahmet'le. Hemen bizden ayrıldı. Buldumcuk oldular.

Aynanın önünden kalkıyorum. Geçen gün sıkıntıdan aldığım on liralık Çin malı sırt çantasını dolaptan çıkarıp birkaç iç çamaşırı, iki kazak bir de kot pantalonomu koyuyorum. Aynı okuldaki gibi. Sinan bu halimi çok beğeniyordu. Hani siyah kazaklı, anlıyorsun değil mi?  Hâlâ kendimi yeni yetmeler gibi, beğendirme çabası mı? En çok beğendiği gülüşümdü. “Gülüşün kulaklarına asılı mı senin” diye sorardı? O zaman sürekli gülümserdim. Şimdi aşağıya düştü dudaklarımın kenarı.

Anahtarla kapı açılıyor. Oktay'dır tabii, kim olabilir? Ayakkablarıyla içeriye giriyor. Her zamanki gibi. Küçük burjuvam benim. Eşkiya dedenin, burjuva babanın, gelecek vaad etmeyen doktor torunu. Böyle söylediğimi duysa anası, babası! Yerlere göklere konduramıyorlar. Tabii adam eşkiya babasının dağlarda haraca bağladığı köylülerin parasıyla aldığı taşınmazların sayesinde hayatı boyunca çalışmazsa. Mesleği şimdi borsa olursa. Borsa da hisse senedi alıp, grup kurup hisse senetlerinde oynarsa. Bazen tavan yapıyor, malı götürüyorlar, bazen de tutmuyor. Ama şimdi kalan kira gelirlerine dört katı gelir ekliyorlar. Oktay'ın özellikle çocukluğunda, İstanbul'un lüks semtlerinde daireler, en işlek yerde işyerleri varmış. Kira gelirleri acayipmiş. Bitirmişler ama, altından girip üstünden çıkıp. Şimdi lüks semtte kalan iki daire ve bir dükkanla ve borsayla idare ediyorlar! Bir dairenin kirası da bize. Ne bizesi, tabii Oktay'a.
Yanıma geliyor, labada gibi ayakkablarıyla.

-Ne yapıyorsun?
-Sırt çantamı hazırladım!
-Görüyorum...
-Teyzemin safra kesesi sorunu varmış. Hastane falan, ilgilenmem lazım.
Her zamanki ukala tavrı, kaşlarını kaldırıyor.
-Hııı, iyi, ne kadar kalacaksın?
Çok da umrundaydı. Meydan sana kalır işte.
-Çok değil hafta sonu.
-Hafta sonu, hastane iyimiş! Haaa saçlarına n'oldu senin?
-Hiç sıkılmışlar, gezmeğe gittiler.
-İyi! Senin gibi!

Kendi yediğin herzelere baksana sen. Ben yokum diye inadına eve gelir bu daha çok şimdi. İlk zamanlar böyle değildik biz. Mutluyduk! Bütün klişeleri tamamlıyorduk. Mutlu, güzel, kariyerli, zengin çift. Sitede oturuyorlar. Reklamlardaki aileler gibiydik. Balayını Paris'te geçirdik. Sonraki yaz, İtalya, ve İspanya. İspanya'dan sonra egzotik ülkelere gitme kararı aldık. Ama gitmedik.
Yemek pişirmeyi çok seviyordum. İkimiz için çok güzel yemekler hazırlıyordum. Zaten pratisyen olarak kalmıştım. Bütün gün memur gibi reçete yazdıktan sonra eve geliyordum. Yemekler yapıyordum ikimiz için. Balık hariç. Balık kokusu migrenimi azdırıyordu. Oktay'ın magandalıklarının, yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya dönemdi. “Ben arkadaşlarla balık yemeye gidicem,” diyordu sık sık.

Sonra bir gece hafif sarhoş geldi. Yine böyle anahtarla kapıyı açtı. Ben karanlık salonda film izliyordum. Yanıma oturdu kaykılarak. Ağzı içki ve üstü başı ucuz kadın parfümü kokuyordu. Çin malı parfümler. Hem de en sinirimi bozan kokusu.

“Git yanımdan,”dedim. Gitmedi. “N'oldu ya kızımmm, bu leeeeğğğ koltuğu niye aldırdın o zaman? Dipdibe oturalım diye değil mi?” Daha çok yanıma sokuldu. Sinirlendim. Ne yaptığı besbelliydi. “Kalk git yanımdan, duş al bari” dedim. “Vayyy anasını sayın seyirciler, kereste tüccarının kibar, nazik kızı.. Üjj bejjj oğlanın arasında açan, tek gül Birrrr şennnn Hanımmmm.” Yüzüne baktım, cıvık cıvık sırıtıyor. Nasıl olduğunu anlamadan, indirdim tokadı. Şaşırdı bu. Dondu kaldı. Sarhoşluğu da cıvıklığı da bir anda geçti. Bir anda elini boğazıma geçirdi, sıkmaya başladı. Gözlerini patlattı. Deli gibi öksürüyordum. “Bana bak kızım, bir daha bunu yaparsan gebertirim seni. Kimsin sen?” Eliyle boğazımı ittirdi. Ceketini alıp, defolup gitti pezevenk.

O gece uyuyamadım. Onun yüreğinin acısını dindiren ilacıydım güya, bir zamanlar. Benim yüreğim o gece sabaha karşı mideme atlayarak intihar etti. Ölü yüreğimi midemde gezdirmeye başladım. Midem kasılıyordu sürekli.
O günden sonra herşey değişti. Reklamlar bitmişti. Haberler başlamıştı. Acı gerçek, şiddet ve bütün bunlara uyuşarak alışmış ben.

Nasıl değişti anlamadım? Bir hafta konuşmadım. Her gece ağladı karşımda. Hiç abartmıyorum, çocuk gibi sümükleri aka aka ağladı, yalvardı. Barıştık. Sonra o yine Çin malı kadın parfümü kokmaya devam etti. Telefon açıp “ben balık yemeye gidiyorum bu gece” diyordu sık sık.

Alıştım bende, köpek gibi alıştım hem de. Evlilik alışkanlıktır diye okumuştum bir keresinde. Evet öyle. Bir tecrübeli köpek yazmış ya da söylemiş olmalı. 

Yine yemekler yapmaya devam ettim. Nette gezmeye başladım sıkıntıdan. Yemek bloglarını keşfettim, ben de açtım. Heyecan verdi bana. Yorumlar, istatistikler. Bugün kaç yorum aldım, istatistiğim kaç? Unutmuştum Oktay'ı. Hatta geç gelmesi daha çok işime geliyordu.

Sonraları yemek yapmaktan da blogdan da sıkıldım. Eline, aklına, yüreğine sağlık diyorlardı yorumlarında. Yemek tariflerini karıştırıp kendi usulümce yemekler uyduruyordum çoğu zaman. Başta hoşuma gitse de; yüreğimin, aklımın içinde edeyim diyordum.

Küfür etmeyi öğrendim. Arabadayken en çok. Trafikte sinirlenip basıyordum küfürü. Kim öğretti bana. Oktay mı, ben mi öğrendim karar veremiyordum.

Blogdan sonra edebiyata yöneldim. Başka hayatlar, başka hikâyeleri okudukça kendim aklıma bile gelmiyordu. Deli gibi okumaya başladım. Ya film, ya okuma. Evli bekârlar kervanına katılmıştık, nasıl bu değişimi yaşadığımı anlamadan hem de. Bizi görenler kıskançlıkla bakıyorlardı. Bizi yaralayacağını sandıkları için de, “eee hadi artık, sizde çocuk yapın” diyorlardı...

-Arabayla bırakayım mı, seni?
-Hayır taksi çağırıcam.
-İyi, iyi yolculuklar.... Teyzene selam. Haaa dönmüyor mu mu onun inek oğlu   hâlâ Amerika'dan.
-Hayır! Dönmüyor.
Hazırım. Taksiyi çağırıyorum. Dudağıma yalandan bir öpücük. Ben de.
-Hoşçakal.
Koridora doğru ilerlerken “iyi yolculuklar” diyor arkasına bakmadan.
Arkama bakmadan daire kapısını açıp, asansöre yöneliyorum. Düğmeye basıyorum. Beklerken ilk taşındığımızda kırık beyaz olan duvarlarının, griye döndüğünü görüyorum. Yönetim paraları cebe indiriyor. Hâlâ bir badana yapılmamış. Değiştirmek lazım. Kırık beyaz değişmiş çoktan.

Otogarda iniyorum. Bilet ayırtmadım. Bu karda buzda yolcu sayısı fazla olmaz diye düşünüyorum, ama var. Bir otobüs firmasına gidiyorum. Mavi gömleğinin manşetleri yıkanmaktan eprimiş, telaları çıkmış esmer genç bilet satıcısı bana, orta kapıyla, arkada yer kaldığını söylüyor. Orta kapı işime gelmez. Muavinin servis alanı. Sürekli girer çıkar. Zaten uyuyamam gece otobüste, tam sabaha karşı uyurken uyanmak da işime gelmiyor. Arkalardan bilet alıyorum. Yanım satılmış önceden. Yirmi dakika var kalkmasına. Büfeden bir paket sigara, bir de uykusuz alıyorum. Ne zamandır almamıştım. Okurum şurada sigarayı içerken.

Başım nasıl üşüyor. Beremi almayı unutmuşum. Dolaşıyorum. Bir adam seyyarda orlon bere, eldiven, atkı satıyor. On liraya orlon siyah, upuzun bir bere alıyorum. Tuvalete gidiyorum. Kadınlar başıma, saçsızlığıma bakıyor. Aldırış etmeden, bereyi takıyorum, nasıl durdu? Oğlan çocuğu gibi hissediyorum kendimi. Berenin uzunluğu saç gibi arkamda.

Beş dakika kalmış. Perona gidiyorum. Hâlâ gelenler var. Bagaja valizleri yerleştiriyor muavin. Ben vermiyorum sırt çantamı. Sabah vardığımda hemen inip gitmek istiyorum teyzemin evine.

İnşallah öğrencidir yanımdaki diye dua ediyorum. Yaşlı ya da orta yaşlı meraklı bir kadın hiç çekemem şimdi. Nereye gidiyorsun? Ne yapmaya? Mesleğim, kocam, çocuğum... Otobüste yan yana oturunca böyle bir aşırı ilgi, alâka. Aynı kişilerle asansöre ya da tramvaya binince, herkesin gözü uzak ufuklarda. Bu acayip ikilem yan yana durumu beni rahatsız ediyor. Yol uzun olunca birbirimize yarenlik ederiz. Dar zamanlarda kimse birbirini görmüyor. Oysa herşey garajdan, anayola çıkana kadar. Ne kadar herşeyini öğrense de herkes kendi yoluna, içine dönüyor.

Yanımdaki yolcu gelmiş oturmuş bile. Ohhh öğrenci. Çoktan cep telefonunu açmış, kapalı değildir ki zaten. Acele acele parmaklarıyla mesaj yazıyor. Bacaklarını uzatmış, biraz toparlanır gibi oluyor. Yüzüme bakıyor, yanına kimin geldiğini anlamak ister gibi. Alt dudağını üst dudağına doğru çekiyor, gözlerini yumarak kısa selam veriyor. İlişme bana! Sen de!
İyi o da konuşmak istemiyor.

Otobüs hareket ediyor. Dışarıda hava sıcaklığı, içerde bizim hava sıcaklığımız. Sıcağımız yerinde koltuklarımız konforlu, muavinimiz her zamanki hızlı konuşan muavinlerden. Güzergahımızı anlatırken, İstanbul'a varacağız neredeyse.
Otobüs önce nazlı çıkıyor yola. Fonda hafif Türk pop müziği. Saat 11.45. Saat tutma oyunumu oynarım. Kimse benim oyun oynadığımı anlamaz. “Zaman nasıl çabuk geçti oyunu.” Otobüs yolcuklarında geçmeyen zamanı, geçirme oyunu.
Eskişehir'i arkada bıraktık çoktan. Kağıt bardaklarda çay ikram ediyorlar. İçmiyorum. Muavin mavi büyük poşetle çöpleri topluyor. Otobüs daha da hızlandı. Bu karanlık boşlukta dünyanın merkezine mi yoksa kıyısına mı yolculuk ediyoruz? Arada yanımızdan hızla serseri bir kurşun gibi arabalar geçiyor.

Yanımdaki öğrenci bir müddet daha telefonuyla oyun oynadıktan sonra, kulaklığını takıp gözlerini yumuyor.

Başımı arkaya yatırıyorum. Geçmişe doğru. Saçlarım yok ama düşünüyorum. Bu kez düşünceler kötü değil. Eski güzel günler.

Sinan'ın ayrıldığı gün geliyor aklıma. Belki de yüreğim mideme atlayarak o zaman intihar etmişti. Oktay beni bitkisel hayata döndürmüştü. Bilmiyorum...

Otobüsün yavaşladığını hissediyorum. Sağa sola yalpa yapıyor. Uyumuyorum sandım ama uyumuşum. 20 dakikalık ihtiyaç molası. İyi oldu. Uyuşmuş ayaklarımla tuvalete yöneliyorum. Sıra beklerken yüzüme bakıyorum, kara sarı olmuş yüzüm. Gözlerimin altı torba torba olmuş. Herkes sıra derdinde. Arkamdaki kapı hemen açılıyor. Çıktıktan sonra midemin kazındığını hissediyorum. Mercimek çorbası ve sıcak poğaça alıp bir masaya oturuyorum. Sadece kırmızı mercimekten mamül mercimek çorbası. Yok bir de sebzeli yapacaklardı. Hasır sepet taklidi plastik sepetten, kof gibi beyaz ekmekleri katık ediyorum. Kalkıyorum çay alıyorum, henüz soğumamış poğaçayla yiyorum. Çok iyi geliyor. Sigara yaksam mı, yakmasam mı? Hava öyle soğuk ki. Buz gibi havada? Dayanamayıp iki fırt. Berem var ya, korur kafamı. Gerçekten iki fırt çekip otobüse yöneliyorum. Birazdan öğrenci de geliyor. Otobüs hareket ediyor.

Sabah ışığıyla birlikte, kalabalık duraklarda işçiler memurlar bekliyor. Her yanı devasa siteler doldurmuş. Ne çabuk, anlamadan oluyor bunca değişim?

Devam edecek...

Not: Yukarıdaki karakterlerin gerçekle ilgisi yoktur. Tamamen kurgudur.

10 yorum:

agresif prenses dedi ki...

Offf cok guzel kalemine saglik heyecanla devamini bekliyrum

Levent dedi ki...

Bu dipnota ben neden oldum sanki :) Okudunuz mu,Oğuz Atay'da Tutunamayanlar'da benzeri bir oyun oynardı yolculuk ederken.

nermin dedi ki...

yazını beğendim cnm devamınıda merakla beklicem saçlara yazık olmuş ama gerçek hayatta yaşanmışlıkta varmı desem.

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Devamı gelecek, çok teşekkür ederim...

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Hayır hayır Levent, siz neden olmadınız.:) Başka bir sitede de yazıyorum, oradan sorular geldi. :) Evet ne güzeldi.:)

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Benim hayatımla ya da çevremdekilerin yaşanmışlıklarıyla bir ilgisi yok Nermin. Sadece kurgu. Teşekkür ederim...

Mahalle Dayısı! dedi ki...

Bu hikayeyi merakla bekliyorum tuttu beni :)

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Devamı gelecek bugün :)

Berna Sevim dedi ki...

:) izlemedesin.. saygılar http://www.seviminaskanasi.com/

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Çok teşekkür ederim :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...