7 Aralık 2012 Cuma

İnci, inci, inciyim, yıkımda birinciyim



İstanbul’u özlediğim zaman İstanbul’u özledim, demiyorum. Bambi Büfe’yi; Bambi burgeri ve bambi ayranını özledim diyorum.  Sonra da üstüne İnci pastanesinde profiterol.

İnci pastanesinde sadece profiterol yenmez ki! Tarihi soluklarsın. O küçük ceviz masalarında oturup, kurulduğu 1944 yılından günümüze döneminin dekorunu, kapkahverengi pastalarını, hiç değişmeyen kutularını, duvarları ceviz kaplı lambrileri, bunca zaman buraya kimlerin gelip gittiğini, Sait Faik’de acaba profiterol seviyor muydu, gelmiş midir, diye araştırmacı ruh haline girersin.

Sonra ne olur biliyor musunuz? Önce şahane tuzlu, ardından şahane tatlıdan sonra dil ve damak çılgınca dans etmeye başlar.

Yürürsün. Etrafına, vitrinlere, kitapçılara, insanlara bakarak Odakule’ye gelirsin ve oralarda sokak çalgıcıları başlar. Her birinde durur dinlersin. Benim favorim Kızılderililerin müziği ve danslarıdr.
Bundan güzel bir gün olabilir mi? Benim Taksim’im budur.
Ama artık çok gidersin İnci’ye. Gün itibarıyla boşaltıldı bile.

Talan, talan, talan…

Kentsel dönüşüm bu mu? Bu, bu, bu. Yıkmak, yıkmak...
Dün ntv tarih dergisi aldım. Talan edilmiş İstanbul tarihi var. Osmanlı’nın son zamanlarından, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlayan. Her başa geçen kendi kafasına göre, hamamları, bizans duvarlarını yıkmış. Ağaçları kesmiş. Hizmet sınırsız; yürüyüş yolları ve park açmışlar.

Türküz biz yaparız.

Mevlana Türkler için ne demiş biliyor musunuz? Durun önce şöyle bi hikaye var Mevlana’yla ilgili: Birgün Şeyh Selahaddin hazretleri bağını yapmak için ücretle Türk rençberler tutmuş. Bunu gören Mevlana Hazretleri ‘Efendi yani Bay Selahaddin, bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lazımdır. Çünkü dünyayı imâr etmek Rumlara, yıkmak ise Türklere mahsustur. Herşeyden âri duru olan yüce Tanrı, dünyayı yarattığı vakit önce kâfirleri yarattı ve onlara uzun ömür ve büyük kuvvet verdi. Nihayet onlar, hiçbirşeyden haberi olmayan rençberler gibi bu toprak alemini imar etmeğe çalıştılar. Birçok asırlar sonra gelenlerin örneği olsun diye birçok şehirler, dağların tepelerinde kaleler ve tepeler üzerinde tarlalar yaptılar. Sonra da azar azar bu imaretlerin tamamıyla harap olması için Tanrı’nın takdiri şöyle bir tedbirle bulundu: Bunları yıkmak için Türkleri yarattı, onlar da çekinmeden ve acımadan gördükleri her imareti yıktılar, harabeye çevirdiler ve hâlâ da yıkıyorlar ve kıyamete de böyle yapacaklar. Konya şehri de merhametsiz Türk zâlimlerin eliyle harap olacaktır buyurdular’’
Not: aslının Türk olduğunu iftiharla haykıran Mevlâna, burada Türk sözüyle çoğu zaman istilacı Moğolları, Rum sözüyle de Anadolu Türklerini kastetmektedir.

1912-1914 döneminde Cemil Topuzlu maşallah yıkmadık yer bırakmamış. Meğerse bunların yerine park yapmış. Sanki park yapmak için boş alan yok. 

1938-1949 yılında Lütfi Kırdar döneminde  Topçu Kışlası, İnönü Stadı’nın yapımı için de Istabl-Âmire yani Dolmabahçe Sarayı’nın ahırları yıkılmış. Ayrıca Unkapanı’dan Yenikapı’ya uzanan Atatürk Bulvarı açılırken Bizans ve Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri yıkılmış.

1949-1957 yılında Fahrettin Kerim Gökay ise; yeni bir şehir için herşeyi yıkmalı demiş. Tophane Meydanı’nı müşiriyet binaları yıkılmış.

1956-1957 yılında Beşiktaş Hamamı, Beyhan Sultan Sarayı, Ebussuud Efendi ve Ali Paşa çeşmeleri ile Şirmerd Çavuş ve Selçuk HAtun camileri gibi sayısız eser yok edilmiş.

1984-1989 yılları Bedrettin Dalan’sa; şişen şehri yaşanır kılmanın yolu yine yıkmak. Tarlabaşı ve Haliç yıkımları Dalan döneminde önem kazanmış. Tarihi kent dokusunu tahrip eden yıkımlar, beklendiği gibi tarfik sorununu da çözmemiş.

Dün gece Ağır Roman – Yeni Dünya’da günümüz kentsel dönüşümünü izledim. Balat, Sulukule, Tarlabaşı’ndan insanlara beş kuruş vermeden, alavare dalavere ile zırıl zırıl nasıl sürüldüğünü gördük.

O güzelim Tarlabaşı apartmanları, kaçmak zorunda kalan Rum’lardan kalmış. Evlerini dahi satamadan, canlarını zor kurtaran insanların yerine, gecekondu bile yapamayan insanlar gelip oturmaya başlamışlar. Zaman içinde İstanbul’un yeraltı semti olmuş Tarlabaşı. Şimdilerse ise bomboş, güzelim estetik bi mimariyle yapılan apartmanlar. Onları da dönüştürcekler. Apartmanların cephelerini flotal camla kaplamazlarsa çok üzülürüm valla. Süper bi estetik harikası, mimari dehası falan oluyor!

Sulukule’de şimdi kimler oturuyor? Sulukule sakinleri şimdi şehirden uzak, hiç bi alt yapısı olmayan sadece blok blok apartmanlarda oturuyorlar. Acaba oralarda yaşayabiliyorlar mı, onu da bilmiyorum.

Tatlı yiyelim talı konuşalım deriz ya; tatlıdan girdim ama ne yazık ki benim ağzımın tadı kaçtı.

Asıl şaştığım şey ise, İstanbul’un kendine has büyüsünü korumasında. Defalarca buldozerlerle, kazmalarla yüreğini dağlamalarına rağmen.

İyimser bi dilek olacak ama umarım son Taksim ve diğer düzenlemelerle İstanbul büyüsünü kaybetmez.
İnanın bunu yazarken ben bile artık inanmıyorum. Yazdım işte, adet yerini bulsun diye…


4 yorum:

~♡ηυяѕαℓкιмι™ dedi ki...

Hımm, bilmem ben karşı tarafı pek ama haberlerde görmüştüm..
Keşke bina sahibi pastaneyi önceden haberdar etseymiş yada keşke pastane sahipleri binayı satın alma yoluna gitseymiş. İki tarafta kendince haklı ama tabi biraz daha özen gösterilmeli bu tür yerlere...

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Kültür Bakanı tadilattan sonra devam edebiliriz diyor ama bakalım göreceğiz önümüzdeki yıllarda. Eski bi şeylerimiz kalsın ya bizim de...

N.Narda dedi ki...

Mevlana hazretlerine atfedilen hikayedeki dipnot olmasaydı afallamam geçmeyecekti :)

İstanbullu değilim ama ne yıkım vahşetlerinden geçtiğini vicdanı olan her aydın yazmış zamanında...Şimdikilerse uyuyor :p

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

... ve İstanbul'a oluyor olan :( Bütün eski değerler yok olup gidiyor, her yer aynılaşıyor...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...