31 Aralık 2012 Pazartesi

Yeni yıl zamanı



Sabah kalktım. Erkendi. Hava yağmurlu, gökkuşağı çıkmış. Bir önceki gün öyle gri ve bulutluydu ki. Sonra bulutlar patladı. Gümbür gümbürrr! Ses çıktı. Yağmur dindi, her yer ıpıslak. Yağmurlu olunca sokaklar ıpıssız oluyor. Sokakta yağmura yakalananlar saçak altına kaçıyor. Ya da bir anda Çin malı şemsiyeciler çıkıyor. Onlar da saçak altında aportta bekliyorlar sanki. Yağmur sonrası çıkan mantarlar gibi. Radika da diyebilirdim fakat radika şemsiyeye benzemiyor. Şemsiye ve mantar. Birbirlerine benziyorlar. Biri yağmur öncesi, diğeri sonrası…

Sabah kalktım. Yine çok sıcak. Gün çok uzun. Harca harca bitmiyor. Günün rengi soluyor bu sıcakta. Rakı gibi oluyor. Karşıyaka karşımda tir tir titriyor. Hayır! Terliyor.

Kış. Kara değil kış, beyaz. Ama burada hiç beyaz olmuyor. Dize kadar karlarda yürümek de yok. Sobanın yanında ayaklarını uzatıp oturmak da. Şimdi ne renk?
Bekliyoruz. Hep ama hep beklemek. Hayatı yaşarken bekliyoruz. Bazen zamanın geçmesini. Zamanın geçmesini de ne demeye bekler ki insan? Sayılardan medet ummak? İnsanın paradoksu olmalı.  Topuğuna sıkmak gibi. Evet anlıyorum ki; kimse bu dünyada sonsuza kazık çakmak istemiyor.

Zaman zaman zaman… zaman göreceli. 30 sene öncesi bazen dün gibi, bazen asır gibi. Yeter ki zihninde olayları  yitirme ya da büyütme.

Bi de internete sanal diyorlar, asıl sanal olan zaman. Zaman sonsuz. Sonsuzluğu bölmeye çalışan insan, zamanı bölmüş bir takvim oluşturmuş. İnsan herşeyi kendi algısına göre tasarlıyor. Belki yedi uyurlarız. Belki göz açıp geçen  zamanı,  biz yavaş çekimde yaşıyoruz. Bknz: Inception filmi. Hala izlemediyseniz, izleyin.

Tv kanallarında eski yılın muhasebesi yapılıyor. Şu oldu, bu oldu. Oysa her şey bir gün arayla eskisi gibi devam edecek. Atıyorum belki 14 mayıs günü acayip bi şey olacak olumlu ya da olumsuz anlamda. Bütün bu kutlamalar eskide kalmasını umduğumuz olumsuzluklar için mi? Ama Perşembe, çarşambadan belli ki.

19. yy da zaman 18. yy a göre yeniydi. Ama günümüzde zaman içinde zamanı yaşıyoruz. Geleceği, uzay çağını, geçmişi kölelik sistemini, ilkelliği, yaşıyoruz.  Bu ikisi tamamen zıt ve bu çağda sürekli farklı zamanları yaşıyoruz. Bu da insanların kafa karışıklığı yaşamalarına neden oluyor.
Adam uzaydan paraşütle atladı. Ve anladık ki hayalleri gerçekleştirmemek için neden yok.

Neyse biz her şeye gangham style yapalım bari:) Bu senenin gangham style dansı süperdi.

Yukarıdaki fotoyu geçen sene çılgınca eğlenirken çektirmiştik. Nasıl da çılgın, eğlenceli bi yılbaşı partisiydi, o kadar olur… Aslında bu yazıyı yarın akşamüstü yayına verecektim, ki siz beni çılgınlar gibi eğlenin sanın diye…

Bazılarının yeni yılı mutlu, sağlıklı olsun.




19 Aralık 2012 Çarşamba

Benden selam söyle Mayalar'a




Hiç kimseye bi şeyleri kanıtlama ya da kanıtlamama derdinde değilim.
Ama günlerden belki de aylardan beri, içime fenalık şu Maya kehanetinden, kıyametinden, 5 çayına gelmiş geyik yapmaktan başka bi şey bilmeyen, son ütücü misafir gibi geldi, oturdu.
Neyi tartışıyoruz ki? Şirince'ye mi, Mayaları mı?
Ama önce Şirince'den bahsedeyim mi? Şirince'nin Çirkince olduğu zamandan beri bilirim. Yok fiziken değil. Dido Sotiriyu'dan “Benden Selam Söyle Anadolu'ya” romanıyla tanımıştım. Ne de güzel anlatmıştı savaş öncesi Türk, Rum kardeşliğini, savaşta yaşanan vahşeti yani asıl kıyameti ve sonrasında mübadeleyle altın çağın çoktan yok olup gittiği aklımda kalan. Şimdilerde bu yağmurlu, güzel günlerde alınıp tekrar okunması gereken bi kitap.
Şirince'ye turistik bi köy olduktan sonra, turist olarak gitmiştim. Herkes “amannnn Şirince çok güzel, çok güzel” diyordu. Bakalım güzel miydi?
Valla çok güzeldi, çok. Yemyeşil bi dağda, ağaçlar, bağlar arasında şahane bi köydü. Evler Rumlar'dan kalma olduğu için de haliyle estetikti. Üstelik Selçuk'a o kadar yakın ve yolu da manzaralı ve öyle güzeldi ki...
Oldukça dokulu ve doğa içinde bi köydü burası.
Ama gelin asıl meseleye. Burası artık çoktan ticari bi köy olmuştu. Gözünüzün gördüğü her şey satılıktı ve hangi ürünün fiyatını değil sormak, gözünüz değse, tüccarlaşmış köylüler, “ne bok yemeye geldin buraya, alsana şu gözünün değdiği ürünlerden, kaldırımları mı eskiticeksin” hali, tavrı içersindeydi.
Bir taşa fotoğraf çektirmek için otursan, haaa burada çay iç bak, yok öyle bedavaya foto" bi evin önünden geçerken kadın “yeni ekmek yaptımmm, alıvereceğenn miii, vereeemmm miii” ısrarıyla insanı haddinden fazla bunaltıyordu. Otel ve pansiyonlar bildiğim kadarıyla aşırı pahalıydı.
Ee şimdi de n'olmuş, çıkmış bi Mayalı arkadaş, kıyamet kopacak demiş. Şirince'ye ve Fransa'nın bi köyüne değmeyecekmiş. Arkadaş ben yalnız başıma kalmışsam bu dünyada o zaman kıyamet kopar. Bunun sonrasını da düşündün mü? Eee kolay değil, yeniden medeniyet ay pardon, ilkelliği oluşturacaksın. Bi nevi misyoner olcaksın, yeterli donanımın, azmin var mı?
Şirince'ye helikopter pisti, sıkı güvenlik önlemleri falan alınıyor. Acaba meydanda bu kadar kişinin ihtiyacını karşılayacak yeteri kadar tuvalet yapıldı mı? Valla yoksa salgın hastalıklar yayılır, önce Selçuk, İzmir, Ege ve sonra yurda. Gelen yabancı turistleri de düşünürsek, baya bi tuvalet kıyameti de kopabilir.
Ülkede ve dünyada her gün kıyamet kopuyor da, kimsenin kılı kıpırdamıyor, sözde yardım kuruluşları, insan hakları bla, bla, balaası var. MI? -Çok naif bi soru, evet farkındayım.:)
Panik yaratalım seyredelim. Maya uygarlığı hakkında fazlaca bilgim yok, merak da etmiyorum. Neymiş bu maya kehaneti falan diye araştırınca adamların şekil 1-a daki gibi kafataslarını baskılayıp, şekillerini değiştirdiğini gördüm.
Ya içini, ya içini? İçini de değiştirmişler ne biçim. Bize bile yettiler ya baksanıza.
Şimdi marketlerden makarna, bulur, pirinç v.s alışverişi yapanlar var. Peki et falan tüketiyor musunuz? Deterjan, limancodan ucuz kıyafet de alın bari de,  kıyamet sonrası varoluşun iki büyük temel sorusu olan, "bugün ne yemek yapsam" ve "bugün ne giysem" derdinden kurtulursunuz. 
La bi yürü gidin yaaa, Mayalar'a benden selam söylemeyi, unutmayın!
Hakkaten siz gerçek misiniz?



17 Aralık 2012 Pazartesi

Beş dakikalık tembellik hakkı





Beş dakika yaaa… Sadece beş dakikacıkkkk…
“Yok sana beş dakika falan” dedim.. İstersen sarı bilge (kedikız:Viki) üstüne salayım.
“Nassı kaldırır seni...”
“Saçlarının içine patilerini geçirip kafa derinin üzerinde tırnaklarıyla okşayarak!” 
“Amannınnn amannn…. Kalktım yavvv…”
Üşengeç, uyuşuk, tembel bi arkadaşınız varsa aranızda böyle konuşmalar geçer.
Benim var. Tembel, uyuşuk, bugünün işini yarına sallayan bi arkadaşım.
Şule Hanım’dır kendileri. Dün geceden itibaren bizdeydi. Sabahları onu kaldırmak… İçime fenalıkları, beş çayına gelmiş gibi oturtur.
“Dün gece televizyon seyrediyorduk, kumanda onun biraz yakınındaydı ve kanalı değiştirsene” dedim.”Yok kalsın yavvv” dedi. Programda çok berbattı üstelik. Anladım ben onu, kıpırdamaya üşeniyordu.
“Üşeniyorsun” dedim. “Üşenmek” dedi. “ Ertelemek, üşenmek, tembellik, gayet insani, insanı insan yapan özelliklerdendir.” .
“Pehhhh” dedim. “Yarın bugündür, dünün de bugün, ama bugün dünü tarihin tozlu sayfalarına itti.” Veee “sen ne yaptın?” Koskoca bir “HİÇÇÇÇ!”
Kadıncağızın gözleri dört açıldı. Adeta pörtledi… “Sana n’oluyo yaaa böle. Arkadaşım kendine gel. Başkası olma kendin ol. Balataları sıyırma “ dedi.
Korktu, benden. Dediğine göre “ben o eski ben değilmişim.”
“Bak karrrdeşimmm” dedim “büyük işler, yapmadığın küçük işlerden doğar”
Bunu da ünlü bir düşünür bulmuş.
“Evini temizlemeye temizlemeye çöp ev olacak” dedim.
“Ossun” dedi.
“Bu tembellik olgusu sana garip bir zevk veriyor” dedim gözlerimi kısıp, seni çözdüm gibi…
“Gerçek tembel olmuşsun” dedim. Sonra sonra... beş dakika sonra, kelimesi sen de ulaşılmaz ütopik bir şey olmuş. Sen o beş dakikanın gelmemesi için elinden geleni yapıyorsun. O beş dakika gelince sana zevk vermeyecek. Bu arada sürekli işlerin erteleniyor ve hepsi kırmızı perşembe günü yapılmak üzere programlanıyor!”
“Zaten sen her pazartesi diyete başlayıp, akşamüstü zeytinyağlı yaprak sarma ve kek eşliğinde bozuyorsun.”
“Sabahları rüyalarını dizi gibi bölümlere ayırıp; dur uyandım beş dakika sonra dizi-rüyamın ikinci bölümünü göreyim diyorsun.”
Şule kızmadı bana.
Sadece gözlerini pörtletip, daldı.
Eeee hadi kalk dedim. Dur düşünüyorum, beş dakika sonra kalkarım dedi…

Paul Lafargue'ye en derin saygılarımla...





7 Aralık 2012 Cuma

İnci, inci, inciyim, yıkımda birinciyim



İstanbul’u özlediğim zaman İstanbul’u özledim, demiyorum. Bambi Büfe’yi; Bambi burgeri ve bambi ayranını özledim diyorum.  Sonra da üstüne İnci pastanesinde profiterol.

İnci pastanesinde sadece profiterol yenmez ki! Tarihi soluklarsın. O küçük ceviz masalarında oturup, kurulduğu 1944 yılından günümüze döneminin dekorunu, kapkahverengi pastalarını, hiç değişmeyen kutularını, duvarları ceviz kaplı lambrileri, bunca zaman buraya kimlerin gelip gittiğini, Sait Faik’de acaba profiterol seviyor muydu, gelmiş midir, diye araştırmacı ruh haline girersin.

Sonra ne olur biliyor musunuz? Önce şahane tuzlu, ardından şahane tatlıdan sonra dil ve damak çılgınca dans etmeye başlar.

Yürürsün. Etrafına, vitrinlere, kitapçılara, insanlara bakarak Odakule’ye gelirsin ve oralarda sokak çalgıcıları başlar. Her birinde durur dinlersin. Benim favorim Kızılderililerin müziği ve danslarıdr.
Bundan güzel bir gün olabilir mi? Benim Taksim’im budur.
Ama artık çok gidersin İnci’ye. Gün itibarıyla boşaltıldı bile.

Talan, talan, talan…

Kentsel dönüşüm bu mu? Bu, bu, bu. Yıkmak, yıkmak...
Dün ntv tarih dergisi aldım. Talan edilmiş İstanbul tarihi var. Osmanlı’nın son zamanlarından, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlayan. Her başa geçen kendi kafasına göre, hamamları, bizans duvarlarını yıkmış. Ağaçları kesmiş. Hizmet sınırsız; yürüyüş yolları ve park açmışlar.

Türküz biz yaparız.

Mevlana Türkler için ne demiş biliyor musunuz? Durun önce şöyle bi hikaye var Mevlana’yla ilgili: Birgün Şeyh Selahaddin hazretleri bağını yapmak için ücretle Türk rençberler tutmuş. Bunu gören Mevlana Hazretleri ‘Efendi yani Bay Selahaddin, bağ yapımında Rum rençberler, bozumunda da Türk rençberler tutmak lazımdır. Çünkü dünyayı imâr etmek Rumlara, yıkmak ise Türklere mahsustur. Herşeyden âri duru olan yüce Tanrı, dünyayı yarattığı vakit önce kâfirleri yarattı ve onlara uzun ömür ve büyük kuvvet verdi. Nihayet onlar, hiçbirşeyden haberi olmayan rençberler gibi bu toprak alemini imar etmeğe çalıştılar. Birçok asırlar sonra gelenlerin örneği olsun diye birçok şehirler, dağların tepelerinde kaleler ve tepeler üzerinde tarlalar yaptılar. Sonra da azar azar bu imaretlerin tamamıyla harap olması için Tanrı’nın takdiri şöyle bir tedbirle bulundu: Bunları yıkmak için Türkleri yarattı, onlar da çekinmeden ve acımadan gördükleri her imareti yıktılar, harabeye çevirdiler ve hâlâ da yıkıyorlar ve kıyamete de böyle yapacaklar. Konya şehri de merhametsiz Türk zâlimlerin eliyle harap olacaktır buyurdular’’
Not: aslının Türk olduğunu iftiharla haykıran Mevlâna, burada Türk sözüyle çoğu zaman istilacı Moğolları, Rum sözüyle de Anadolu Türklerini kastetmektedir.

1912-1914 döneminde Cemil Topuzlu maşallah yıkmadık yer bırakmamış. Meğerse bunların yerine park yapmış. Sanki park yapmak için boş alan yok. 

1938-1949 yılında Lütfi Kırdar döneminde  Topçu Kışlası, İnönü Stadı’nın yapımı için de Istabl-Âmire yani Dolmabahçe Sarayı’nın ahırları yıkılmış. Ayrıca Unkapanı’dan Yenikapı’ya uzanan Atatürk Bulvarı açılırken Bizans ve Osmanlı mimarisinin önemli örnekleri yıkılmış.

1949-1957 yılında Fahrettin Kerim Gökay ise; yeni bir şehir için herşeyi yıkmalı demiş. Tophane Meydanı’nı müşiriyet binaları yıkılmış.

1956-1957 yılında Beşiktaş Hamamı, Beyhan Sultan Sarayı, Ebussuud Efendi ve Ali Paşa çeşmeleri ile Şirmerd Çavuş ve Selçuk HAtun camileri gibi sayısız eser yok edilmiş.

1984-1989 yılları Bedrettin Dalan’sa; şişen şehri yaşanır kılmanın yolu yine yıkmak. Tarlabaşı ve Haliç yıkımları Dalan döneminde önem kazanmış. Tarihi kent dokusunu tahrip eden yıkımlar, beklendiği gibi tarfik sorununu da çözmemiş.

Dün gece Ağır Roman – Yeni Dünya’da günümüz kentsel dönüşümünü izledim. Balat, Sulukule, Tarlabaşı’ndan insanlara beş kuruş vermeden, alavare dalavere ile zırıl zırıl nasıl sürüldüğünü gördük.

O güzelim Tarlabaşı apartmanları, kaçmak zorunda kalan Rum’lardan kalmış. Evlerini dahi satamadan, canlarını zor kurtaran insanların yerine, gecekondu bile yapamayan insanlar gelip oturmaya başlamışlar. Zaman içinde İstanbul’un yeraltı semti olmuş Tarlabaşı. Şimdilerse ise bomboş, güzelim estetik bi mimariyle yapılan apartmanlar. Onları da dönüştürcekler. Apartmanların cephelerini flotal camla kaplamazlarsa çok üzülürüm valla. Süper bi estetik harikası, mimari dehası falan oluyor!

Sulukule’de şimdi kimler oturuyor? Sulukule sakinleri şimdi şehirden uzak, hiç bi alt yapısı olmayan sadece blok blok apartmanlarda oturuyorlar. Acaba oralarda yaşayabiliyorlar mı, onu da bilmiyorum.

Tatlı yiyelim talı konuşalım deriz ya; tatlıdan girdim ama ne yazık ki benim ağzımın tadı kaçtı.

Asıl şaştığım şey ise, İstanbul’un kendine has büyüsünü korumasında. Defalarca buldozerlerle, kazmalarla yüreğini dağlamalarına rağmen.

İyimser bi dilek olacak ama umarım son Taksim ve diğer düzenlemelerle İstanbul büyüsünü kaybetmez.
İnanın bunu yazarken ben bile artık inanmıyorum. Yazdım işte, adet yerini bulsun diye…


4 Aralık 2012 Salı

The Simpsons'da Rtük den nasibini aldı



Var mı daha ötesi? Adamlar önce kendileriyle dalga geçiyorlar. Hayır, tam olarak da dalga geçmiyorlar, kendilerini bi güzel eleştirip, kendilerine muhalefet oluyorlar.

Ticari amaçla yaptırdıkları, tişörtleri, oyuncakları, çıkartmaları, artık her ne yaptırıyorlarsa, Çin'de nasıl ucuza yaptırıp, işçilerin nasıl sömürüldüğünün videosunu dahi yaptılar.

Şimdi çıkmış RTÜK The Simpsons dini duyguları aşağıladığı gerekeçesiyle 52.951 bin liralık ceza kesmiş.

Bu durumu Matt Groening yani nam-ı diğer Bart duymuştur ve kesin dalgasını geçer.
Dalga geçmek, mizah, sıkı bir eleştiri, muhalefettir. Sadece zır zır kafa ütüleyerek, keyif kaçırılarak muhalefet edilmez.

Başta bütün Abd başkanları olmak üzere, din; hristiyanlık, budizm, müslümanlık- evlilik, aile kurumu, eğitim sistemi, çevre, Hollywood, filmler, sanayileşmiş yiyecekler, teknoloji, facebook, twitter, blogger olmak, best seller romanların gerçek yazarı olmadığını, edebiyat fakültesi mezunu işsiz yazarlara yazdırılan saçma sapan, içeriği sabun köpüğü olan romanların çok satmasını, yayınlandığı fox tv yi ve şu anda aklıma gelmeyen yaşamda ne varsa dibine kadar eleştiren, bir bölümü izlediğinizde hepsini yakalayamadığınız, geceyarısı 12 de tekrar izlediğiniz, diziden bahsediyorum.

Gerekçe neymiş? Tanrı’nın olmadığına ilişkin sözler söyleniyor, tanrı şeytana kahve ikram ederek şeytanın emrindeymiş gibi gösteriliyor, noel’in alkolizm için iyi bir fırsat olduğu ifade edilerek alkolü özendirici yayın yapılıyor”

Şimdi bu bölümü izleyen herkes ateist oldu, herkes alkolik oldu. Homer Simpson müslüman olsa, namaza başlasa, bütün dünya müslüman olcak.

Olsa ne olacak? Millet bir dizi izleyerek dini duyguları değişecekse, değişsin. RTÜK milletin başında, onu izlemeyeceksin, bunu izleyeceksin diyor. Bir insanın dini duyguları izlediği diziyle mi değişir, anlamıyorum. Anlayanın da olacağını sanmıyorum. Kendilerinden başka. Başkasının dini bir başkasını ilgilendirmez.

Ama memlekette tecavüzden dolayı hamile kalan kadın, çocuğunu aldırma yetkisi dahilinde değil. Onun için devlet karar veriyor. Evlerin salonunu kullanmadığımıza karışarak, evlerimizin içine kaynana gibi giriyorlar, ensest falan hiç bir şey olmuyor bu ülkede, her şey güllük gülistanlık. Yetiştirme yurtlarında çocuğa tecavüz eden görevli, memuriyetten atılacağına, başka şehre gönderilerek, hadi buyur burada da yediğin herzelere devam et deniyor.

Yani nerden baksan kara komedi. Matt Groening bu ülkeye el atsa acayip malzeme çıkar, çıkar da, adam en sonunda kafayı mı yer, devam mı eder, ondan emin değilim.

Homer'ın nefret ettiği ve sürekli dalga geçtiği aşırı hristiyan badem bıyıklı komşusu Ned Flanders'la RTÜK aynı kategoride.

Yakışır valla!



2 Aralık 2012 Pazar

Fayton nostaljisiymiş!




Size bir soru sorayım mı? Teknoloji ilerledi değil mi? Pühüüüü! .
Evet evet, bende hem de nasıl diyeyim size.
Geçen akşam her zamanki gibi ülkenin haberlerini izliyordum. Aman allam neler neler... insanların içinde öfke birikimi var sanırım, vara yoğa patlıyorlar. Bir hiç yüzünden insanlar ölüyor.
İnsanların bir hiç yüzünden öldüğü ülkede, ben atlardan, hayvanlardan bahsetsem size, sakın önce insan demeyin bana.
Bi insan görünümlünün eline düşmüş bir at da pisi pisine hayatını kaybedebilir. Sonuçta kaybetti de.
Yer: Büyükada. Taşıt aracı olarak adanın içersinde, fayton ve bisiklet kullanılıyor.
Gelin size kendi tecrübemden bahsedeyim önce. Dört ya da beş sene önce Büyükada'ya gittiğimizde, hadi faytona binelim dedik. Taaa çocukluğumdan beri binmemişiz. Bindik ama bindiğimize bin pişman olduk. Zavallı at, zargana gibi zapzayıf ve bakımsızdı. Faytoncu eline kırbacı almış, son sürat gitsin diye, atı sürekli kamçılıyor. Hayvan soluk soluğa koşturuyor. İnsanın bazen basireti bağlanır ya, bizim de öyle oldu. Fayton gezisi mi, eziyet mi anlamadım. Bin pişman oldum. Durdurup inemedik bi türlü. Tabii sonra dönüşte yürüyerek döndük.
Döndük dönmesine de, bana ne zaman fayton dense, o gün, o atın çektiği eziyet gelir. Üstelik biz iki kişiydik. Çoğu şişko olan insanlar, en az dörder kişi biniyor ve beşlik simit gibi kuruluyorlar.
Şimdi bi de Büyükada'ya camii yapımı çıktı ya.
Bırakın camiyi de, önce faytonları kaldırıp, yerine akülü araçlar koyup, adada ulaşımı öyle sağlayın. Nostalji mi? Nostaljiniz batsın.
Bana sakın yurt dışında da fayton var demeyin. Evet, var biliyorum. Onların hayvanları ile bizim hayvanlarımız bir mi? Atlar besili, ve daha fazla müşteri taşıyacağız diye soluk soluğa koşturulmuyor. Kışın soğunda üzeri battaniyelerle örtülüp, gereken neyse o yapılıyor. Biz? Ortadoğulu kafasıyla, şekilde Avrupa ayağı çekiyoruz ki, kokuyor bu ayaklar. O yüzden lütfen, fayton sahiplerine akülü araç verilsin ve bundan sonra ulaşım bu şekilde sağlansın. Hiç bir şeyi adam gibi yapmadığımız tecrübeyle sabit...
Daha önce de, bitkin düşmüş hayvanlar dizleri üzerine düşüp, kaza yapıyorlardı. Geçen gün gerçekleşense, at kayarak, duvara çarpmış. Yeteri kadar doymayan, bakımsız, çok yüke koşulan hayvan en sonunda dayanamamış işte. Üstelik sürücüsü de öldü.
Bu sabah ise dünyada en sinir olduğum şeylerin başında gelen sirk, Vatikan'a gitmiş. Sinir suratlı Papa bir kaplan yavrusunu sevmiş. Ooo, kıyamam, ne kadar da hayvan seversin papa efendi. Taa Roma devrinden kalma olan bu işkence çadırları hala gerçekleştiriliyor, ve hayvansever papa da, bütün bunları bilmiyor ve seviyor.
Ee Vatikan çoktan bir din turizmi haline geldiği için de, papa devletin hazinesine, sirk sayesinde gelecek paralara bakıyor. Kaplanı da o yüzden seviyor!
Sirkine de, fayton nostaljisine de...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...