17 Ekim 2012 Çarşamba

Zamana sor, sana söyler




Bu, zaman var ya, zaman, kim aldatır bizi senden başka?
Doğada insan kendisiyle başbaşayken, zaman yavaş mı akar? Yavaş akarsa, insan yavaş mı yaşlanır? Yaşlanmazsa hep genç mi kalır? Hep genç kalması da kötü bi yerde ama... kazık çakması!

Geriye dönüp baktığında yıllar çok mu uzun gelir? Unutkanlık başlar mı mesela?

Bir kulübede yaşam donmuş gibi. Mesela Antartika'da. Bu iyi mi?

Yaşlı başlı, bacakları eğrilmiş yürümekte zorlanan bastonlu bir yaşlıya bakıp da 30 hadi 40 yıl önce var ya, bu adam ya da kadın, zımba gibiydi diyorsun. Çok mu bu zaman dilimi? Hayır.
30 yıl önceye bakınca herşeyin su gibi akıp gittiğini görüyorum.

Her şey ama her şey göreceli.
Şehire geliyorsun sonra. Her şey hızlı. Bir yerlere koşturuyor insanlar sürekli. Sanki çok büyük işler yaparmış gibi. Sürekli, telefon zilleri çalıyor. Sanırsın ki çok büyük şeyler konuşacaklar! Saniye saniye yer tesbiti bildirmece oyunu oynamak için, radyasyon yüklü cihazlarla sıkıntılarını ve yalnızlıklarını gidermeye çalışıyorlar.

Sonra belki zamanı durdurmak için, belki psikolojisini düzeltmek için, Antartika'daki adama öykünerek belki buzdolabının önüne çörekleniyorlar. Belki buzdolabının önünde zamanı durdururuz. Yedik!

Geçtiğimiz pazar günü uzaydan adamın biri atladı. Biz de canlı canlı izledik, iyi mi? Tamam kabul ediyorum, kanıksadık bu durumu. Fakat bu daha bi başka. Adam paraşütle atladı. İlk anda paraşütünü de açmıyor. İlk planlanan yükseklik 37.00m kilometreyken, 39.000 km ye çıktı. Hayatta hiç bir şey planlandığı gibi gitmiyor. Sen ne kadar planlarsan planla.
Yıllarını vermiş bu işe kolay mı? Bir ömür geçmiş. Değer...

Dedim ki onu izlerken. Şimdi biz var ya onu boşlukta bir nokta olarak görüyoruz. O bizi nokta olarak bile görmüyor. Ama hissediyordur. Sonra noktalar birbiriyle savaşıyor demiştir. O boşluktan bakınca her şey ne kadar anlamsız gelmiştir. Mesele boşluktan zamana bakabilmekte ama. Herkesin uzayı kendinde. Herkes içindeki boşluğa baksa. Bakamıyor, onu olmadık şeylerle doldurmaya çalışıyor. Offf içim çok boş, çok. Immm şununla doldurabilirim. Sürekli bi şeylere olmadık anlam yüklemeler.

Savaşlar buluyor, savaşa neden arıyor? Ne olabilir? Buldum; savaş için en büyük neden, kaşının üstünde gözün var! Ya da altında var. Olsun, yani bi şey var. adamın gözüne çapak girmiş. Bu çapak da ancak para ile çıkıyor.

Sonra küçük insanlar denilen sonra da dudak bükülen, basit ve sade yaşamayı seçmiş hırs küpü olmayanlardan acısı çıkıyor.

Kim kazanıyor. Bilmiyorum.
Zaman kazanıyor galiba. Biz de zamanın içinde, uzaydan yeryüzüne atlayan adam gibi kimi zaman sağa sola sapıyor, kimi zamansa taklalar atıyoruz. Biz dediğimde dünya denen gezegende yaşayan canlılar. İnsan değil sadece canım; hayvanından, bitkisine, denizine, çölüne kadar çıkıyor acısı.

Evet bu yazı çok karmakarışık oldu farkındayım, farkındayım...

Zaman... en çok zamana yeniliyoruz. Bir dakika bazen asırlar kadar uzun sürüyor, bazen de 5 yıl göz açıp kapayana kadar geçiyor.

Ömür geçiyor... Bu ömür denen nane de pek bi göreceli tabii. Herkes kaplumbağa olmuyor.
Bak şimdi kaplumbağa pek bi yavaş yaşıyor, ondan mı uzun süresi?
Uzun ya da kısa.
Filler tepişiyor, çimenler de eziliyor.
Çimenler çok ama, çok, çok...

2 yorum:

matias dedi ki...

dedi ve uzaklatı genc bayan..:)

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Öyle galiba!:)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...