20 Ağustos 2012 Pazartesi

La Isla Bonita Hasan



Ne zamandı duyduklarım, gördüklerim?
Fakat hikaye hayır haksızlık etmeyeyim, gerçek tam olarak şu şekilde başlamıştı. Dur. Başlamadan önce esas adamımızın eşgalini vermek istiyorum. 50-55 yaşlarında enine boyuna, göbekli. Güneş vardı ve ben göremiyordum onun saçlarının olup olmadığını. Olmasa da olur. Onun akşamüzeri saat 5 dolayları çalıştığı süreç güneşliydi ve o şapka takıyordu. Bir de unutmayayım ki, labada gibi ayakları vardı. Uzaktan da olsa, ayaklarının etli olduğunu, plajda dans ederken, tepinirken ortalığa savurduğu kumlardan anlayabiliyordum. Hem boylu hem göbekli bir insanın ayaklarının kemiklerinin çıkmış olmasını düşünemeyiz mantık olarak.
Şimdi anladınız mı? Adamımız yan plajda çalışıyordu. Belki de çalışmıyor sadece nostalji amaçlı hergün, plajın en tatlı saati olan saat 5 te çıkıp seksenlerin yabancı hit şarkılarıyla dans etmeye başlıyordu. Bu şarkılar daha ziyade “cheri cheri lady” “brother louie” “big in japon” en çok da “la ısla bonita” oluyordu.
Adamımızın şimdi maksimum 55 yaşında olduğunu varsayarsak, seksenlerde 25 yaşında olmalıydı. Ama ben hakkını yemek istemiyorum. Ona ne 20i yaşında dicem, ne de 25. ikisinin arası olan 23 yaşı uygun görcem.
23 yaş. Hayatın en tatlı en ballı yaşı olsa da, adamımız Hasan üniversite sınavında hiç bir yere girememişti. Bu durum onu bozmuyordu. Sülalesi Çeşmeli'ydi. Aslına bakarsanız göçmendiler ama Hasan'ın hiç de umrunda değildi soy ağacı falan.
Şöyle diyordu: “Çeşme son yıllarda parladı. Deniz kenarı arsalar acayip para ediyor. Eh bizde de var. Deniz kenarında olmasa bile kara tarafında bir arsacığımız. Kavunumuz, soğanımız, enginarımız ne değerli, ne değerli. Seferihisar'da 25 kuruşa satılıyorsa biz 100 kuruşa satıyoz.
Kavun mavun derdim değil. Ne güzel burda diskolar açıldı. Ve danslar. Dans dans dans...
Önce eve bir boy aynası kestirdim ve teyp. La ısla bonita eşiliğinde ne ritimler yapıyom. Artık çok sevdiğim Çeşme soğanını yemiyom. Buraya Fransızlar kamp yapmaya geliyor. Turizmin incisi olduğumuzdan, Hürriyet gastesi arka sayfasında, her gün vücudunun her santimeterini güneşten ve biz Çeşmeli gençlerden esirgemeyen çılgın Fransız kızlarıyla dolu.
Ben de Fransız olmaya karar verdim.
Çeşme Altınkum'da günümüzü gün ediyoz artık. Gündüz kum, plaj, deniz, güneş ve en önemlisi Fransızlar. Gece elimizde şarap ateş yakmalar. Birijit Birijit var mı senden güzeli? Aşık oldum ve hemen evlenme teklif ettim.
Brijit beni istemedi ve bacakları imla klavuzunda en çok kullanılan işaret olan parantez, başı ünlem işaretine, kolları noktalı virgüle benzeyen adamla gitti. Ben de Brijitin çok kuralcı olduğunu anladım.
Meğer anladım ki Brijit benim şeyimin kenarındaymış. Benim asıl sevdiğim memleketim Çeşme, kumu, güneşi, rüzgarı, kumrusu, falanı filanıymış.
Bir süre minibüs şöförlüğü yaptım. Minibüsümü tıka basa dolduruyordum ve piliç gibi kızlar tıklım tıkışık, azami 30 km hızında, güle oynaya merkeze gidiyorduk. Ah minibüs ne doluyordu ve çoğu kez üç hatun vites kutusunun üzerine oturuyordu. Güzel günlerdi.
Sonra şöyle bir şey oldu: plastik kart çıktı ve ben buna sevindim. Paranın bana sunduğu imkanları sevsem de, parayı elime almaktan hoşlanmadım. Kredi kartını sevdim. Sevdim ama manyak gibi her şeyi karttan çektirirken borçlandım ve tarla ve kavunlar ve soğanlar gitti.
Sonra burda millet hepten tembelleşti. Buranın sahibi İstanbullu iş adamları olmaya başladı. Onlar kavun, soğan ekmediler onun yerine lüks otel yaptılar. Ve kredi kartına 6 taksit otel turizmi ortaya karışık gaste ilanlarına kondu.
Artık ben zaten hepten kopmuştum ve deli oldum. Yani deliliğe vurdum işi. Şimdi plajın delisiyim. Şimdi saat 5 oldu mu, plajda çıkıp ortalığı deve gibi tozatıyorum. Ne figürler, neler yapıyorum. Hala favori şarkım, la ısla bonita. Brother louie i de unutmam tabii. O ikinci.
Şimdi plajın birincisi benim.
Sülo'nun plajında takılıyorum. En tatlı saat olan 5 te. Ama bizim tatilciler anlamıyo o'lum. 5 dedin mi kalkmaya başlıyorlar. Halbuki o saatten sonra plajın tadı çıkar. Ben de en çok 10 dakka oynuyorum ki, işin bokunu çıkarmayayım.
Hayatın sırrına erdim arık. İsraftan çekinin.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Kuaförde ekonomi


İçeriye kafamı şöyle bir uzattım; yorgun, sararmış yüzlü, ufak tefek kadın kot pantolonunun paçalarını sıvamış, elindeki süpürgeyle toplam beş metrekarelik alanı süpürmeye çalışıyordu.
Ben müsait olup olmadığını sordum; kadına kıllık yapmak istercesine… Kadınsa çökük gözleriyle bana bakarak,
— Müsaidim tabii canım geç, dedi. Toplam iki adet koltuğu olan kuaförün, kapının karşısındaki koltuğa oturdum.
— Kaşlarımı aldıracaktım.
Kadın yüzüme, daha doğrusu kaşlarıma dikkatle baktıktan sonra, kaş deyince, otomatik bir makine gibi cımbızı eline almıştı ki; telefon çaldı. Açtı: Bir süre karşısındakini dinledikten sonra,
— Ah canım, ne yapayım, adamın biri apartmanın içine işemiş! – Dükkân oturduğu apartmana aitti – Orayı yıkadım, şartladım. Şimdi de dükkânı süpürdüm.
Konuşma böyle devam ederken, dükkânın ne kadar eski olduğu dikkatimi çekti. İlk girdiğimde salaşlığı dikkatimi çekmişti de, eskiliği değil! Yıllar öncesinden kalma, mavi enine kabartma çizgili plastik şampuan şişesi, eski metalleri paslanmış kelebek tokalar, tozlanmış jöle kutuları, Necip bey briyantinleri. Duvarda; yaptığı gelin, nişan başlarının fotoğrafları…
Bu arada anlamadığım bir şekilde, çan çanla, mırıl mırıl arasındaki ses tonuyla konuştuğu telefon görüşmesini bitirdi ve başladı anlatmaya:
- Dün apartmana yabancı bir adam girdi; takım elbise giymişti haa!.. Herhalde o işedi! Artık iyi giyimlilere de güven olmuyor canım… Bende, neden girdi bu yabancı adam apartmanımıza diye düşündüm ya, günahı boynuna artık!
Ben de; - Ne ayıp canım olur mu öyle şey, karşısında turistik tesis var, oraya gitseymiş ya!
-Gittiğim kuaför İzmir'de, ….. tesisi denilen, son derece hoş bir tesisin karşısındaydı.
- Hem takım elbise giymekle insan adam olsaydı, etrafta ayı kalmazdı, dedim.
- Ama ne canım! Pis herif. İşte bana düştü burayı yıkamak. Yıkadım, pakladım, şartladım.
Kadın bunları anlatırken kaşlarımı almayı da sürdürüyordu. Ben de acıdan olsa gerek, konuşacak hal kalmadı. Önceleri canımın acısından içim kıyılsa da, daha sonra kaşlarım alına alına, uyuştu. Hani çivi çiviyi sökermiş ya işte öyle. Bir süre usul usul yolarken, içeriye “genç irisi” diye tabir edilen cinsten liseli bir genç kız girdi; karakaşlı, kıvırcık saçlıydı. Lisede olmasına rağmen uzun ve ojeli tırnakları vardı. Kadın;
— Hoş geldin yavrum, n’apıyosun?
O kayıtsız;
— Hiç işte, okuldan çıktım geldim. Hasta olucam galiba, üşüyom.
— Aman sakın yavrum. Bak Güldenay, yukarı çık, akşamdan kalma kızartma var, köfte de var, onları ye. Benim canım istemiyo. Akşamüstü alırım bi gevrek, ohhh tamam.
Ben anlıyorum ki, bu iri kız meğer ufak tefek kadının kızıymış. Kız dükkândan çıkıp yandaki apartmana giriyor ve girmesiyle, çıkması da bir oluyor. Elinde üç zarfla dükkâna giriyor. Bankalardan gelmiş olmalı ki, kız zarfı açıp da kâğıdı inceledikten sonra;
— Aaa anne, sen paraları yedin galiba. Burada meblağ sıfır, bakiye sıfır yazıyor.
Annesi çok şaşırıyor, panikle:
— Kız nasıl olur! Ben para mara çekmedim. Aaa valla bıktım artık!
Kadının elindeki kağıda göz ucuyla dahi olsa bakmadım, -terbiye meselesi ne de olsa.- Beklerken, kadın çekinerek de olsa,
— Şeyyy siz anlar mısınız bunlardan, dedi. Baktım, aynen kızın dediği gibi bakiyede meblağda sıfır görünüyor. Kadının dediğine göre, hiç para çekmemiş. Hatta;
— Bıktım artık dört aydan beri param zarar etti. Dört ay önce beş milyar yatırdım, bi tek evveli gün ikiyüzelli milyon arttı.
Kadın borsaya endeksli …… bankasından fon almış.
— Bekle artık, şimdi bozdurursanız zarar edersiniz, madem beklediniz biraz daha sabredin, dedim.
— Öyle yapıcam. Keşke faize koysaydım. Az da olsa, garanti her ay artacaktı. Yeğenim bankacı, o ilgileniyo, ben anlamam ya!..
Konuşma böyle sürüp giderken, kaşlarımı almayı da bitirmişti. Baktım gayet güzel şekilde vermiş. Parasını ödeyip çıktım. Beş metrekarelik salaş dükkândan çıkınca güzel bir manzarayla karşılaşıyor insan. Hatta gidip, manzaraya karşı çay da içilir ya, evim bir sokak daha yukarıda olduğu için manzarası da daha güzel. Ben de eve doğru seğirttim…

2000 ilkbahar - İzmir

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Küçük Bebbeeekkkk!



Evden metroya gitmek üzere çıktığımda, karşıma çıkan ilk şey kara kapkara bir köpek oldu. Kapkaralığını bozan yegâne şey, elaya çalan anlamlı bakışları olan, gözleriydi. Evet bakışları çok anlamlıydı ve çok güzeldi, akıllıydı. Ben ona uzun uzun baktım. Bakıştık. Ona çok uzun bakınca ne cins bi insan olduğumu anlamak ister gibi, kara kulaklarını yarasa kanatları gibi açtı kapadı, enseye doğru sıfırladı. “Heyyy benden sana zarar gelmez, beni dost bil” dedim, manalı bir şekilde göz kırparak. O da anladı ve göz kırptı.
Yürüdüm yürüdüm yürürdüm. Metroya geldim. Tüüüü su almayı unutmuşum. Şu metro görevlisini bi kıl etseydim, metroda su içerek biraz eğlenirdim, içimden gülerek…
Eğlenme deyince sadece metrodaki görevliyi kıl ederek olmuyor tabii. Bir de insanları inceleyerek oluyor. Yaşlı bir kadın, yanında orta yaşlı kızı. Az ötede birazdan sınava gireceği belli bi marjinal kılıklı öğrenci, bi memur kılıklı standart adam, bi ev kızı…. Her şey normal.
Bir de bi çift… Her zamanki çiftlerden işte. Bu çifti her zamanki çiftlerden ayıran; kızın beni ortadan ikiye ayıran, beni hümanist benliğimden alıp, Ceki Çen’den uçma, zıplayarak çeneye ayak oturtmaca dersi almayı düşünmeme sebep olan 30’luk kızın bebek taklidi yaparak, ufalıp cebime gireceğini fakat tam tersine gerzonun en önde gideni ya da gerzoluk bayrağını taşımayı layıkıyla hak eden bir şahsiyetti.
Sevgilisi ile konuşması dudaklarını büzerek, dudağını aşağı doğru sarkıtarak, yetişkinden ziyade beyinsel gelişimini tamamlayamamış, bedeni büyümüş bir zavallı gibiydi. Evet öyleydi. Tkyyy gençliği miydi, bunlar. Neydi? Yoksa çocukluğu yaşanılmasına izin verilmemiş; o da arka nahiyesi dışarıda, kollar iki yana açık, üst beden öne eğik maço sevgilisine çocuk taklidi yaparak, isteklerini mi gerçekleştirmek istiyordu.
Düşündüm bu işin yaş sınırı yoktu. Ünlü versiyonu ise Emel Sayın idi. Kadın kaç yaşlarındaydı hatırlamıyorum ama çok yaşlar devirmişti işte, televizyona çıkıp dudak sarkıtıp çocuk diliyle konuşmuyor muydu, ifrit oluyordum.
Bi inşaatın kenarına gidip bi kalas yürüteyim diyorum. Akşamdan suya yatırıp kalas suyu, kendi öz suyu haline getirene kadar gecelerce bekletip, sonra “ha yavrum, yer misin yemez misin? Var mısın yok musun? Konuşur musun konuşmaz mısın?”
Yoksa dublaj Türkçesi mi buna sebep olmuştu. Ya da televizyonda gözlerini sık sık kırparak bir de üstüne çocuk diliyle konuşarak seksi falan mı olacağını düşünüyorlar. Oysa ne kadar itici ve beyinlerinin kıvrımsız, sadece löp et olarak düşünmemize sebep olduklarının farkında değiller mi acaba?
Ya da içlerindeki şeytani emelleri gizlemenin yolu bu muydu? Sempatik olayım derken gerçekten şebek gibi oluyorlar.
Ama gerçekten bu tiplere gıcık oluyorum. Biliyorum siz de oluyorsunuz. Bir kişide çıksın “aaaa aaa ben beğniyorum o şahsiyetleri, çok tatlı bi şey onlar” desin de hemen Ceki Çen’e telefon açıp randevu alırım.
İnsan kendisini embesil gibi göstermek için elinden geleni yapar mı?
Psikolojik olarak bi incelenseler diyorum, altında kalan sebep nedir ne değildir?
Biri de bunlara söylesin, kızım gerçekten itici ve gerzo görünüyorsun.
Beynini kullan yavrucuğum, işlet. Bu beden ve bu zekâ seviyesi.
Offf Allahım akıllara zarar…

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Sinek Isırıklarının Müellifi


Evde ya da tatilde yapılacak en iyi şeyler; evde yayla turizmi yapmak, tatilde sürekli gezmek.
Uzun süredir tatilde olduğumdan evden uzak kaldım ve çok özledim.
Evden uzak kaldığım süre içersinde kitapçıda Barış Bıçakçı'nın “Sinek Isırıklarının Müellifi” isimli romanını bulunca hemen aldım. Uzun zamandır duyduğum ama okuma fırsatı bulamadığım bir yazardı Barış Bıçakçı.
Gerçekten de duyduklarım ya da internette okuduğum bazı kitaplarından alıntılar, yazarlığının hakkını fazlasıyla verdiği kanaati oluştu bende.
Roman Cemil ve Nazlı üzerinde, en çok da Cemil'in hikayesi gibi görünüyor olsa da hepimizin hikayesi bu. Zaten kitap kapağındaki toplu konutlar ve içinde yaşayan izole edilmiş hayatlardan bu anlaşılıyor.
Yazar Cemil'i başarısız bir yazar adayı göstermeye çalışsa da; aslında mühendislik okuyan ve bi süre işine devam eden Cemil, işini yaptığı süre içersinde başarılı olmuş fakat tam da bu başarı onun hayat değerleriyle uyuşmadığı için işinden istifa etmiş eski bir mühendistir. Doğayı hoyratça yok ederek, ağaçları, annelerinin başında ne yapacağını bilmeden ağlayan, öksüz kalan tilki yavrularını, yok olan diğer türlerin daha fazla yok olması için teklif hazırlamaktadır.
Hepimizin hayatında istemediği halde garip ironiler olduğu gibi Cemil'in de, toplu konutlarda bir oda bir salonda yaşam sürdürmesi de garip bir ironidir. Çoğu kişi yapmak istemediği işlerin, şartların, mekanların içinde buluverir kendisini.
Cemil'in annesiz geçen çocukluğu içine kapanmasına yol açmıştır. Nazlı onun evde ruhunun söküklerini didiklediğini bilmektedir. Ve Nazlı'nın mesleğinin de doktor olması ruhsal bakımdan yalnız ve yaralı olan Cemil için tesadüf müdür? Nazlı'nın da herkesden sakladığı gerçekleri vardır.
Genç çiftten erkek olanının bir işe sahip olmadığı ve çocuk istememeleri bir çok insan için başarısızlık gibi görülse de, Cemil ve Nazlı bunu yani istemediklerini yapma lüksünü kullandıkları için başarılı oldukları söylenebilir.
Cemil bize toplu konutlardaki yalıtılmış yaşamın, herkesin birbirine aslında yukardan baktağını, yukardan arızalarının diğerine aktardığını şu bitmek bilmeyen arıza “banyonuz akıtıyor!” paralosı ile söyler. Herkes mütemadiyen diğer komşusuna “banyonuz akıtıyor!” diye ikaz etmektedir. Hayatlarımız en özelinden birbirine değiyor aslında, biz ne kadar değmediğini düşünsek de.
Cemil'in hayatı son derece sıkıcı ve manasız detaylarla geçse de, Barış Bıçakçı bize hayata ve insanlara çok fazla anlam yüklemeye çalıştığımızı, çok şey beklediğimizi anlatıyor bu küçük gizli ayrıntılarda. Bir reçelin köpürmesi, yürüyüş yolunda nasılsa sağ kalmış bir kirpinin hihh sesi çıkarması ve diğer ince detaylar.
Ne zaman büyük olaylar olur? Bir an gelir ve geçer o büyük olaylar. Hayatın bütünüyse küçük olaylarla gelir geçer.
Büyük olayları ya da insan kendisindeki gücü bir “çıt” sesi ile de duyabilir. Akşamdan bastırdığın nohutun “çıt” sesini duyabilme sana aslında gücünü ve hayatın “çıt” seslerinde gizli olduğunu anlatır.
Ayrıca Cemil'in kendi küçük-büyük dünyasını yazdığı romanını İstanbul'daki yayınevinin güzel editörüne teslim ettikten sonraki zaman diliminde, hayalinde editörle konuşmaya başlar. Bu aslında Türk Edebiyatındaki yayınevi ve yazar arasındaki ilişkiye dair konuşmalardır.
Editörün güzel bir kadın olması ve ona aşık olabilme ihtimali de yok değildir. Fakat Cemil anlar ki, aşk diye bir şey yok, ya da varsa ancak konuşabildiğimiz anlaşabildiğimiz kişiye aşık oluruz. Nitekim yaşlı komşunun torunuyla bir şekilde arkadaşlık kurduğunda ve daha sonra onun kız arkadaşını Cemil'le tanışmak üzere evine getirdiğinde aslında kızın Cemil'le açıktan kur yaptığı ve kızın şekil insanı olduğunu anlar Cemil. Genç çocuk da şekil insanıdır. Genç kız ve genç oğlan uzun süre üniversitede arkadaş olmalarına rağmen bir gün rüyalarını birbirlerine anlatırken, aynı rüyayı gördüklerini, rüyadaş olduklarını anladıktan sonra genç çocuk ona aşık olduğunu sanır. Evet ikisi de aynı rüyada birbirlerine misafir olarak, aynı pencereden bakıyorlardır hayata, ama pencerden baktıkları aynı yer değildir. Onları birleştirense pencerenin şekil olmasıdır, fakat farklı şekiller.
Evet daha fazla yazmak istemiyorum romana dair. Bana hissettirdikleri, inanılmaz sade, sadeleğin güzelliği, az kelimeyle çok fazla anlatım olduğu.
Bunu yapmak çok zor.
Süslü, betimli, ya da anlaşılması zor olan cümlelerle büyük yazar olduğunu bağırmıyor Barış Bıçakçı.
Ben hepinizin farkında olduğu ama anlatamadığı, belki bir tek ben hissediyorumdur bunları dediğiniz şeyleri yazıyor.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...