8 Haziran 2012 Cuma

Hoşgör Köftecisi


Adam oturmuş masanın başına, bir yazı yazmak istiyorum diyor. Ama belirlediği bir konu yok. Olsun, ne çıkar. Kafası dolu, dopdolu. Komik olduğu kadar adilane bir yapısı var. Zengini sevmiyor. İşi fakir insanların dünyasında.
Kendisini üzerindeki takım elbiseyi giydi diye, kambur kızın onu kendisinden üstün sayacağını düşünüyor. “Ah biz küçük burjuvaların yalan yaldızlı dünyası. Ne çok yaldızlı, yalancı ve sahteyiz” diyor.
Boğazda bir köyde bir kayıkta demleniyorlar arkadaşlarıyla. Yan taraflarında da hemen bir dükkan. Balıkçı dükkanı. Aman kayığın hemen yanında balıkçı dükkanı olur mu demeyin! Balıkçı dükkanı dediyse, üç kasanın üst üste konmasıyla oluşan bir dükkan işte. Kambur kızla babası işletiyorlar bu dükkanı. Balıklar canlı canlı geliyor. Bir tava, tabakların konulduğu yer. İşte bu kadar. Ekmeğini kapan, karnını doyurmaya geliyor.
Onlar demlenirken adamımız Beşiktaş sırtlarına bakıyor. Aralarından pırıl pırıl sularıyla akan Boğaz var. Sonra kambur kızın babasına yardım etmesini, balıkları servis etmesi, bulaşıkları yıkamasını izliyor. Evet kambur kız, alenen çirkin. Ama izlerken izlerken ona aşık oluyor galiba. Hiç de çirkin değil. Neden çirkin olsun ki. Bana da bakıyor. Öyle bakmak değil bu, bakışları farklı. Evlensek biz, çocuklarımız olsa... ya kambur olurlarsa. Olmayıversin bizim de çocuklarımız. Hem benim de günün birinde sakatlanmayacağım ne malum, ne malum bacağımın, kolumun kesilmeyeceği. Hem o benden daha dayanıklı, daha alışık bu duruma, öylesine doğasına bırakmış ki. Ben sakat kalırsam bu kadar doğallıkla karşılayabilir miyim? Evet ben bu kıza aşık oldum galiba.
***
Taraçada oturuyor adam. Karşıki evlerinde taraçası var. Bir hizmetçi elini başına dayamış pirinç ayıklıyor. Nerden mi anladım hizmetçi olduğunu; giyim kuşamından. Sakın giyim kuşamı kötü diye onu aşağı gördüğümü söylemeyin, onun için söylemedim. Ne hizmetçiler gördüm, burjuva patronlarından çok daha kibarlar.
***
İnsan denize bu kadar aşık olur mu? Kara iklimini hiç sevmiyor.İnsan görse "ne bu yaa bu kadar deniz düşkünlüğü, balık mısın?" diye soracağı geliyor. Karada bir iş bulmuş. Deniz taaa bir buçuk saatlik yol ötesinde. Denizi görüyor görmesine de, kurşun levha gibi. Bir buçuk saatlik yolu yürüyerek aşıyor. Ne yürümek hem de. Bataklıklara bata çıka. Issız pıssız bir yer. İnsan burda bataklıkta ölse diyor, batarak ölmek de ölümlerin en fenası olsa... yok ya dur, ölmek istemiyorum henüz.
Adamımız Sait Faik'in yakın arkadaşı. Çok genç yaşda kaybettiğimiz Orhan Veli. Ne kadar genç diyorum. Bu kadar güzel yazan ve iyi duygulara sahip olan bir insan böyle de erken gider mi kardeşim? Bencillik mi? Evet belki de bencilik. Biraz daha bizim köyde dursaydı da, şu “Hoşgör Köftecisi” gibi hikaye kitapları olsaydı, iyi olmaz mıydı?
Çok iyi olurdu. Kitapta beş öykü var. Beşi de birbirinden güzel. İnsan sanki arkadaşıyla konuşur gibi, ince ince gülümsüyor okurken. Okumak ne demek, sanki kalkmış, ikiniz 40'lı yıllardaki Boğaz köylerinden birindesiniz. Beton dolgudan şükür ki nasibini almamış bir kıyıda, tahta sandalyeleri kıyıya koymuş, çıplak ayaklarınız denizde, o konuşuyor, bu hikayeleri anlatıyor, siz de denizden gelen iyot kokusuyla birlikte onu dinliyorsunuz.
Ben bu kitabı, dışarı çıkarken; ne bileyim sıkıcı bir banka kuyruğuna ya da sıkıcı olan neresi ise yanıma alcam. Eminim sıra bana geldiğinde ne çabuk geldi bu sıra diye sinirlencem.







2 yorum:

Çiğdem dedi ki...

İlginç bir tesadüf ,ben de bu kitabın tanıtımını yazarcafe'ye göndermiştim, arka arkaya çıkmış.İzlemeye alıyorum bloğunu.
Not: Senin paylaşımın daha hoş olmuş:)Sevgiler...

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Ne güzel, bu zamanlamayla Orhan Veli bizi tanıştırmak istemiş :)Teşekkür ederim Çiğdem, eminim seninki de güzel olmuşur. Çok güzel kitaptı :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...