7 Mayıs 2012 Pazartesi

Güzelyalı'da sarı saatler


Dün O kadar güzel bir hava vardı ki, anlatamam. Aslında sıkı bir klasik bir edebiyatçı olup süslü betimlemelerle anlatmak isterdim. Ama betimlemeler yerine size yaşamı anlatmak istiyorum. Yaşamdan içime sinenleri, bana verdiği coşkuyu anlatmak istiyorum. Kesin olarak inanıyorum ki; bahar ve yaz insanıyım. Sarı tutkuyla sevdiğim bir renk. (Her ne kadar deliliğin rengi olsa da) Oksitinden okrasına kadar. Sarı güneşin rengi, hayatın rengi. Güneş olmayınca soluyorum resmen. Dün de güneş o kadar güzel ısıtıyordu ki… Saatler ileri alınmış ve kış ayları boyunca yetmeyen zamanlar, şimdi geniş zamanlar oldu birden. Bu geniş zamanlarda neler yaptım? Ooo da oooo, neler neler yaptım. Size yaptığım ev işini, bilgisayar başı işlerini, alışverişi anlatmayacağım. Anlatmayacağım derken aslında size bunlar için vakit harcadığımı da anlatıyorum aslında. Pe pe pe peeee. Bütün bu işlerden sonra kendimi sokaklara vurdum. Eski ismi Kokaryalı, şimdiki ismi Güzelyalı olan güzergâhıma doğru yol almadan önce, elime de zamanla kaprisli bi insana dönüşen fotoğraf makinamı aldım. Fotoğraf makinem kaprisli çünkü zaman içinde, keyfine göre davranır oldu. Canı isterse açılıyor, canı istemezse açılmıyor. Açıldığı zamanlarda fotoğraf çekebildim. Size bu Güzelyalı var ya, ne şahane bi yerdir edebiyatı yapmayacağım. Zira pek de öyle değildir. Sağlı sollu apartmanların ortasında dar bir cadde vardır ve insan orada bunalır doğrusu. Onun için sahilden yürümek her zaman için çok iyidir. Orada gökyüzüne, bulutlara, denize özgürce bakabilirsiniz. Ayrıca apartman duvarlarında sprey boyalarla fanatiklerin yazdığı “inadına Göztepe” “1925” yazılarını okuyup sokak kültürünün hoşluklarından nasiplenirsiniz. Köprü durağının oralarda bi numara yoktur. Bana oralar sevimsiz gelir. Ta ki Göztepe eczanesinin oraya kadar. Oradan sonra hayat başlar. Her daim lokma döktüren bi hayırsever vardır mutlaka. Yine vardı. Hemen kuyruğa girip, şerbetsiz tarafından lokmamı aldım. Amannn ne de güzel yapmışlar, çıtır çıtır, hem de sıcacık… Sıcak ve çıtır oluşumları yerken, anılarım canlandı birden. Troleybüslerle ağır aksak işe gitmelerim, her viraj dönerken troleybüsün boynuzlarını düşmesi, yağmurlu havalarda elektrik çarpması ile saçlarımın cızırdaması, yine elektriklerin kesilmesi sonucu troleybüsün yolda kalması ve sonucunda kel müdür ile papaz olmalarım… İsmi Güzelyalı ama “yalı” sadece Vali Konağının yanında var. O da pek ahım şahım bi yalı değil. İstanbul’daki Boğazdaki yalıların yanında müştemilat gibi kalıyor. Aslında bir güzel yalı var ama o kadar perperişan bir haldeki, onun o haldeki fotoğrafını çekmeye içim dayanmıyor. Yalının kayıkhanesi, üstünde kameriyesi her şeyi varda, aynı zamanda mirasçıları da çok var herhalde. Aslında böyle yerlerin mutlaka yapılmasını şart koşan bir yasa olması gerekir diye düşünüyorum. Ama düşünmesi gerekenler düşünmüyor galiba, diye de düşünüyorum. Ben böyle düşünürken Güzelyalı’nın en şahane ve keyif yeri olan Sanita, Tuana Kafe, Göztepe’n Kafe, Elhamra kafelerin oraya kadar geldim. Seyyar kitapçıya baktım. Sarı kapaklı bir kitap aldım!!! Kitabı, kapak rengine bakarak almıyorum. Sadece okumak istediğim kitap sarı kapaklı çıktı. İyi! İnci Aral – Safran Sarı! Allahın n’oluyo böyle? Kitabımı alıp, kafeye oturdum, güzel bi de çay söyledim. Çayımı fırtlatarak, kitabımı okudum. İnanılmaz huzurlu saatler geçirdim. Dönüşte yine fotoğraf çekmek istedim, ama yine kapris yaptı. Pis!!!

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...