20 Ocak 2012 Cuma

Erkıl'ın çocukluk aşkı ve evliliği


Evet Erkıl böyle bi ortamda dünyaya gelmişti. Aytek’in kekemeliği kısmen geçmişse de heyecanlanınca zaman zaman, ortaya çıkabiliyordu. Tikleri de azalmıştı. Buna rağmen, babasının öğüdüne uydu. Hem işten kaytarmak –bi devlet dairesinde çalışıyordu- hem de sosyalleşip bedava ilaç almak için, sık sık psikiyatri kliniğine baş vuruyordu. Yakınlarına ''fena mı, hem de sosyalleşiyorum'' diyordu. Kimseyle konuşmasa da, hastanenin kantininde poğaça yemek, ona beş yıldızlı otelde kahvaltı yapmış hissi uyandırıyordu. Mutluydu.
Bu anlattıklarımdan anladığınız üzere,  sosyalleşmeleri yok denecek kadar azdı. Ayşe kocasına ve yeni hayatına karşı sinirden, iki günde bir cam siliyor, halı silkeliyor, elinde zımpara fırça, parke cilalıyordu. Tabii bunların sürekli temiz durması için sıkıyönetim komutanı gibi cart curt ikide bir bağrıyordu. Sinik Aytek iyice sinmişti. Buna rağmen karısına toz kondurmuyordu.
Tek arkadaşları ailecek görüştükleri, Süreyya ve Orhan çiftiydi. Orhan avukattı ama o da sümsüktü. O da tıpkı Aytek gibi gençlik döneminde bir kız arkadaşı dahi olmamıştı. Bu durumun canına tak ettiği günlerden bi gün, belediye otobüsünde Süreyya’yı görmüş, ‘’işte evleneceğim kız’’ diye düşünmüştü. Sadece düşünmekle kalmayıp, o güne kadar aynalarda denediği Clark bakışlarını cesaretini toplayıp, Süreyya’nın gözlerinin içine baka baka belirtmişti. Süreyya’nın da çok hoşuna gitmişti tabii.
Aynı duraktan biniyorlardı. Orhan bi kez Süreyya’ya hissettirmeden, evine kadar takip edip, evini de öğrenmişti. Bu konuda endişeye gerek yoktu. Günler, haftalarca bu bakışma tekrarlandı. Orhan Süreyya’dan da emin olduktan sonra, aşkını ispat etmek için, belediye otobüsünden kızın soru soran bakışlarına rağmen inip, sonra da otobüsün arkasından canhıraş deli gibi koşmaya başlamıştı. Bu sahneyi bi aşk filminde görmüştü ve bunun sonucunda film mutlu sonla sona ermişti.
Hakikaten de Süreyya ve Orhan’ın aşkı mutlu sonla, evlilik hayatına adım atmışlardı. Üstelik bi kızları olarak, aşkları taçlanmıştı. Ismini doğal olarak Sevda koymuşlardı.
Ayşe-Aytek, Süreyya-Orhan dörtlüsü sadece birbirleriyle görüşüyorlardı. Çocukları da birbiri ile arkadaş olmuşlardı. Fakat onlar biraz konuştuktan sonra, oturma odasında susup televizyon izlerken, koridorda Sevda Erkıl’I ispenç horozu gibi tepeleyip duruyordu. Erkıl sinik olduğundan annesine bu durumu söyleyemiyordu. Zaten bütün gün babasına bağırıp duruyordu. Bi de o çıkarsa…
Aytek çocuğuna çok düşkündü. Her akşam işten gelip hep birlikte yemeği yiyip bulaşıkları yıkadıktan sonra, çocuğuna cezvede süt ısıtıyor, paytak adımlarıyla koridoru aşıp, oturma odasına geliyor, kapının hemen yanındaki, Ayşe’nin ‘’terliklerini burada çıkartacaksın, halı eskir’’ uyarılarını kural olarak kabul ederek,  duvarın önünde, elindeki  süt bardağına rağmen, terliklerini  çıkarıyor, intizamlı bi şekilde koyuyordu. Bu süt seansları sayesinde  o kedi yavrusu gibi doğan çocuk, pırasa gibi uzadı.
Erkıl’ın çocukluğu elinde bi melamin tabakla, formika kaplı sehpanın üzerine oturup, minibüsçülük oynayarak geçiyordu. Melamin tabağı direksiyon var sayıyordu. Çocuğun hareketlendiği günlerde ise koridorda koşarak, elindeki melamin tabağı döndürüp, ‘’vın vın vınnnn’’ sesleri çıkarıyordu. O zaman araba yarışlarına katılıyor  farzediyordu kendisini küçük Erkıl.
Birbirinin aynı günler ilerlerken, Erkıl’da delikanlı oldu. İlk, orta, lise bitti. Ama ne arkadaşı vardı, ne de sosyalleşme. Arkadaşları ismiyle alay edip, Enkıl, Enkıl diyorlardı.
Ruhi Bey ve Aytek’in çarpı iki durumu vardı Erkıl’da. En azından, babasının ismi normaldi. Gerçi dedesinin ismi Ruhi’ydi ama olsun. Eski isimler hep böyle alengirliymiş zaten diye düşünüyordu genç Erkıl.
Erkıl liseden sonra üniversiteye de gidemedi. Sınavları kazanamadı. Ne kız arkadaşı vardı, ne de isteği.
Erkıl psişiğin teki olmuştu. Sevda ise bütün gün anne ve babasının ölümsüz aşk hikayesini dinlemekten, kendisine yaklaşan erkekler olsa da, ‘’evet benden hoşlanıyor ama yeterince aşk hikayesi kıvamında değil. Öyle bi aşk olmalı ki; tıpkı babam gibi gözükara. Bi belediye otobüsünün arkasından koşturacak.’’ Annesi Süreyya ‘’eee artık evde kalıcaksın, otobüs peşinden koşturcakmış, istersen arabalı vapurun kapağına asılsın.’’ Anne kız taşıt araçları ile aşkını ispat eden erkeklere, erkek diyorlardı sanki.
Bu arada Erkıl hayta dolaşacak değildi. Dayısı küçük bi özel şirkette iş buldu. Erkıl biraz sımsık olsa da, müşterilerle diyaloğa giremese de, zamanla işine alıştı sayılır.
En sonunda baktılar Ayşe ile Süreyya çocuklarını baş göz etmeye karar verdiler. Kararları da şuydu: ikisi de Erkıl sana çok aşık, Sevda sana çok aşık diyerek gazlayacaklardı. Siz çocukluk aşkısınız, ne kadar romantik diyecekelerdi. Ve bu kararlarını günbegün uyguladılar. Tabii bu arada birbirlerine daha sık gider gelir oldular. Ve başladılar gençleri ''siz çocukluk aşkısınız, gördün mü Sevda sana nasıl bakıyor, cilveleniyor? Gördün mü Erkıl nasıl baktı, o var ya o, senin için, sürat motoruna atladığı gibi körfezde tur atar, sonra da suya atlayıp yüzmeye başlar coşkusundan.''
Gençler anladılar ve hatta emindiler artık birbirlerine aşık olduklarından. Başladılar ‘’aşık mı oluyorum eyvahhh, yerimde duramıyorummm’’ şarkısını facebookta paylaşmaya. Tabii  facede arkadaş olduklarını söylememe gerek yok sanırım.
Ohhh Ayşe ve Süreyya güzel bi birlikteliği daha doğrusu çocuklarının mürvetini görmekten o kadar hoşnuttular ki.
''Çalsın davullar zurnalar, düğünümüz var dostlaaarrr, düğüncüyüz düğüncüüüü dostlaaarrr ''diye dosta düşmana haber verdiler.
Her iki genç de çocukluk aşkı ile evlendiğinden, başka birliktelikleri küçük bile görmeye başladılar. ‘’Yüzyılın aşkı biziz, tatlım’’ diyorlardı.
Nihayetinde evlendiler. Stüdyoda çektirdikleri, gelinlik ve damatlık fotoğraflarını da facede profil yaptılar her ikisi de…
Ayşe-Aytek, Süreyya-Orhan dörtlüsüne Sevda-Erkıl çifti de katılmıştı.
Hayat ne güzel, ne güzel, ne güzeldiiiii….





Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...