20 Ocak 2012 Cuma

Erkıl'ın doğumu


Doğrusu Erkıl’ın annesi bi tanecik çocuğuna bu ismi layık görmemişti. Onun istediği isim Erkal’dı. Bunu daha hamileyken planlamıştı; çocuğun ismini Erkal koymayı yani. Bunu kocasına söylese hemen kabul ettirebilirdi fakat kocasının cazgır anası işe karışabilir, iş büyüyebilirdi. Halbuki üfürükten bi rüya senaryosu yazıp, bunu kocasının ailesine pekala yutturabilirdi.
Rüya senaryosuna her zaman olduğu gibi ak sakallı bi dede geçerken uğramış; ‘’bak kızım bu çocuk acayip hayırlı bi çocuk olacak, ammaaaa ismini Erkal koyarsan’’ demişti. Ayşe bi Pazar sabah kahvaltısında bunu kocası Aytek’e anlatmıştı, sahanda sucuklu yumurta eşliğinde. Ortalama bi kadın olmasına rağmen, Aytek karısına tapıyor, onu çok güzel buluyor; Ayşe’nin burnu, Ayşe’nin ağzı, Ayşe’nin kulakları v.s. kendi ailesine anlatıp duruyordu. Bu durum kaynana ve görümce hanımda alerji yaratıyor, ana kız ikisi birden hapşırmaya başlıyorlardı. Hele görümce Derya, ağbisi, Ayşe’nin kısık ve sinsi bakışlı gözlerini övmeye başlayınca, sinirden tiklerinin attığı görülmeye başlanıyordu.
Aytek’in babasından hiç bahsetmedim. Bahsetmedim çünkü bahsetmeye değer bi varlığı yoktu. Tesadüf müdür yoksa insanlar isimlerinin yazgısını mı yaşar, kayınpederin ismi de Ruhi’ydi. Hakkaten de ruh gibi adamdı. Yoksa o cazgır kaynana mı onu bu hale getirmişti. Demek ki, istidadı vardı! Ruhi Bey için bu kadar paragraf yeter de artar bile. Bilmiyorum bi daha ortaya çıkacak mı bu hikayede? Uykuya düşkün, uyumazsa çıkar. Cesareti varsa çıkar!
Aytek bütünüyle babasına çekmişti huy olarak. Aslında babası yakışıklı sayılabilirdi ama o içe doğru paytak basan ayakları olmasa. Bu adamın karakteri ile birleşince öyle komik ve zavallı durum yaratıyordu ki… Aytek’de böyleydi işte. Yakışıklı ama paytak, cüsseli ama sımsık, genç ama yaşlı görünen bi tipti. 32 sinde evlendiği halde görenler ‘’ oooo tebrik ederim, evlenmeyi çok isteyip de, 60 ına geldiğin halde evlendin, baya azimlisin’’ diyorlardı. Ayşe ile evlenene kadar üç nişanlı bir sözlüden ayrıldı. Bohça hazırlamaktan, Ünal Aba’ya (kaynana) gına geldi. Görümce kıskandı ‘’o karılara bi yığın şey alınıyor, benim bir far setim bile yok,’’ diyerek ağbisine yapmadığını bırakmıyor, her nişandan, sözden once kendisine de elbise, ayakkabı, tarak ne denk gelirse aldırıyordu.
Ayşe ile nihayet evlendi de, kurtuldu Aytek bütün bu sözlerden, laflardan, kızkardeşinin kenevari yapışmasından… karısı hemen de hamile kalmasın mı? Oooo diyecek yoktu Aytek’in keyfine. İşte o sabah da, karıcığı ak sakallı dede rüyasını anlatınca; ‘’Erkal’mı? Ne kadar güzel bi isim Ayşe’ciim, ne kadar güzel,’’  diyerek  karısının ellerini öpmeye başladı.  Ayşe’nin babaevinde taban olan özgüveni, kocaevinde tavan yapmıştı doğal olarak. Şişim şişim şişiniyordu. Kocası kahvaltı esnasında, çay içerken, yumurta yerken karısına doğru havadan mucukkk muccukkk diye öpücükler gönderiyordu. Ahh söylemeyi unuttum, Aytek, ‘’Ayşe’cim ak sakallı dedenin elini öpseydin rüyanda, büyüklerimize hürmetlerimizi göstermeliyiz’’ dedi. Ayşe ‘’evet evet, hı hııı canım, öptüm öptüm sen merak etme’’ diyerek kafa buldu sımsık kocasıyla.
Erkıl böyle bi ailenin en küçük bireyi olarak doğması gereken zamanı her bebek gibi annesinin karnında geçirdi.. Aman Aytek’de bi panik, bi heyecan. Son aylara doğru, sık sık heyecandan hıçkırık tutar olmuştu. Kaşı gözü oynuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Sevgili çocuğuna ve karısına bir şey olacak diye çok korkuyordu. Sanki panik atak hastası olmuştu.  Hastanede karısı doğum yaparken şakkk diye düşüp bayıldı. Erkal mı desem, Erkıl’mı desem dünyaya geldi.  2.750 gr dı. Hani nerdeyse kedi yavrusu gibi bişey. Evlerine çıktılar. Fakat bu arada şöyle bi şey oldu ki, inanılmaz. Aytek korkuyor, kaşı gözü tık tık tık atıyor, hıçkırıyor. Ruhi Bey bunu oğlunun ilk kez çocuğu olmasına bağlayarak, bütün sımsıklığını yenmeye çalışarak hastane işlemlerini tamamladı. Ve sonra da taksiye atladıkları gibi eve gittiler. Fakat Aytek’teki durum geçmiyordu. Ruhi Bey oğlunu mutfağa çekti, ‘’bak oğlum kendine gel, istersen bi antidepresan al, git kurumun doktoruna yazdır. Nasılsa devlet bedava veriyor. Yut onları da biraz kendine gel.’’ ‘’ha-hah- hayyyırr babbb-aaaa’’ diye cevap Verdi Aytek. ‘’bbbeeee, beeeennn ke-keee-nnndiiiğğğ-meeeeğğ gelirim’’. Bakkk gelirimmm-iii nasıl hı-hı-hızzzzzzlaaa söyledim. Evet gördüğünüz üzere Aytek’in son kelimelerle  arası iyidi. Bi anda söylüyordu. Gelgelelim ilk kelimeler biraz zorluk yaratıyordu. Ruhi Bey ‘’iyi oğlum ben söyleyeceğimi söyledim, bu ailenin reisi sensin, her şeyini kendin halledeceksin, benim seninle işim olmaz. Düğününü yaptım, bi de bu sımsık halimle çıktım piste, zeybek oynadım. Düşünebiliyor musun senin için yaptığım fedakarlığı?’’ Aytek kafasını salladı. ‘’şimdi de ne dedim, git çalıştığın kurumun doktoruna antidepresan yazdır. Nasılsa bedava. Bak bana emekliyim. Canım sıkıldıkça doktora gidip, muayene olup, ilaç yazdırıyorum. Ben bu devlete yıllarımı verdim, yıllarımıııı. Sosyalleşecek bi yer bulamıyorsam, ben de hastanelerde sosyalleşir, bedava ilaçlarımı alırım. Maksat gönlüm şen olsun.’’
Aytek anlamıştı babasının ne demek istediğini. Ben yapacağımı yaptım,çeker giderim. Içinden ‘’git be git, öffff bi de seni çekemicem’’ dese de, dışından, ‘pe-pe- kiiii babacııımmmm.’’ dedi.
Ayşe ise bi yandan Erkal’ı doyuruyor, altını temizliyor, gazını çıkarıyordu. Tabii bu arada kocasının bu durumu onda epey gıcıklık yaratmıştı, ama geçer herhalde kalıcı olmaz diye düşünüyordu. Naylon pembe yere kadar olan fırfırlı gecelik ve sabahlığını giymiş, evde prenses edasıyla lohusalık nazı yapıyordu.  Hafiften bi ürperti ve üşüme geldiği zaman pembesi biraz koyuca (annesi orlon ucuz diye almıştı) lizözünü giyip, geceliğini savuruyordu.
Isim ak sakallı dede sayesinde bulunduğundan, geriye sadece nüfusa gitmek kalmıştı.
Bebek eve geldikten sonra, Aytek cesaretini toplayıp nüfusa gitti. Oysa ne kekemeliği ne de hıçkırığı geçmişti. Üstelik annesi ve kızkardeşinde olduğu gibi hapşırık da eklenmişti. Cesaretini toplamıştı dedim ya. Cesur yürekti adeta!
Nüfus her zaman olduğu gibi çok kalabalıktı. Aytek kuyruğa girdi. Bu durum ona iyi bile geliyordu aslında. Kuyrukta beklerken, bak benim önümdeki nasıldı, o işini yaptırdı, ben de yaptırırım diyerek, kendisine cesaret aşılıyordu. Üç memur bakıyordu onlarca kişiye. Nihayet akşam üzerine doğru Aytek’e sıra geldi. Aytek cesaret gelsin diye beklerken, daha da tiki, hapşırığı artmıştı. Gerekli evrakları memura verdi. Memur bu sünepe kılıklı adama baktı. ''Hıhhh oldukça sımsık ve sünepe'' diye geçirdi içinden.  Aytek’e soru soruyor, Aytek hapşırıkla cevap veriyordu. Afedersiniz ama hapşırıkları memurun defterine kadar ulaşmıştı. Memur evrak kayıt işlemlerini yaptıktan sonra  ‘’evet kardeşim söyle çocuğun ismi ne?’’ diye sorduğunda, Aytek kendince gür sesiyle ‘’Erkal’’ dedi. Içinden ‘’ohhhh, bi kerede söyledim, sesim de ne gür çıktı maşallah bana, ak sakallı dedenin dediği gibi çocuğumun hayatı pek güzel geçecek, hayırlı olacak’’diye geçirdi. O bütün bunları içinden geçirirken memur da, ‘’lan yaktım senin çıranı sümsük, sümsüklüğünün cezası oğlundan çıkacak ama olsun, senden de nasıl bi çocuk dünyaya gelir, senin gibi sümsük, al bana küçük sümsüğe nüfus memuru amcasından küçük bi hediye, çocuğun ismi Erkıl, hah hah haaaaa’’ diye gülerek ismi majuskil harflerle özenle yazdı. Cüzdanı Aytek’e uzatırken de dalga geçerek ‘’al çocuğunun ismini majuskil harflerle özenle yazdım, hayırlı olsun vatana millete’’ dedi. Aytek bi sevinsin, bi sevinsin ‘’helal sana Aytek gür sesin işe yaradı’’ diye içinden geçirerek nüfus cüzdanını aldı. Yaşı 33 olmasına rağmen gözü yakını görmüyordu ve tabii sadece flu halde majuskil harfleri gördü. Sevinçten uçuyordu adeta.
Eve geldi. Gece gündüz naylon pembe fırfırlı geceliklerini çıkarmayan Ayşe’ye nüfus cüzdanını uzattı. Ayşe hevesle cüzdanı aldı; nihayet istediği isim olmuştu, işte ellerinde tutuyordu. Baktığında gördüğü Erkıl’dı, Erkıl… Başı döndü, duvara tutundu. Kendine gelir gelmez yaptığı Aytek’e sunturlu bi küfür savurmaktı.
Devam edecek…

Erkıl'ın çocukluk aşkı ve evliliği


Evet Erkıl böyle bi ortamda dünyaya gelmişti. Aytek’in kekemeliği kısmen geçmişse de heyecanlanınca zaman zaman, ortaya çıkabiliyordu. Tikleri de azalmıştı. Buna rağmen, babasının öğüdüne uydu. Hem işten kaytarmak –bi devlet dairesinde çalışıyordu- hem de sosyalleşip bedava ilaç almak için, sık sık psikiyatri kliniğine baş vuruyordu. Yakınlarına ''fena mı, hem de sosyalleşiyorum'' diyordu. Kimseyle konuşmasa da, hastanenin kantininde poğaça yemek, ona beş yıldızlı otelde kahvaltı yapmış hissi uyandırıyordu. Mutluydu.
Bu anlattıklarımdan anladığınız üzere,  sosyalleşmeleri yok denecek kadar azdı. Ayşe kocasına ve yeni hayatına karşı sinirden, iki günde bir cam siliyor, halı silkeliyor, elinde zımpara fırça, parke cilalıyordu. Tabii bunların sürekli temiz durması için sıkıyönetim komutanı gibi cart curt ikide bir bağrıyordu. Sinik Aytek iyice sinmişti. Buna rağmen karısına toz kondurmuyordu.
Tek arkadaşları ailecek görüştükleri, Süreyya ve Orhan çiftiydi. Orhan avukattı ama o da sümsüktü. O da tıpkı Aytek gibi gençlik döneminde bir kız arkadaşı dahi olmamıştı. Bu durumun canına tak ettiği günlerden bi gün, belediye otobüsünde Süreyya’yı görmüş, ‘’işte evleneceğim kız’’ diye düşünmüştü. Sadece düşünmekle kalmayıp, o güne kadar aynalarda denediği Clark bakışlarını cesaretini toplayıp, Süreyya’nın gözlerinin içine baka baka belirtmişti. Süreyya’nın da çok hoşuna gitmişti tabii.
Aynı duraktan biniyorlardı. Orhan bi kez Süreyya’ya hissettirmeden, evine kadar takip edip, evini de öğrenmişti. Bu konuda endişeye gerek yoktu. Günler, haftalarca bu bakışma tekrarlandı. Orhan Süreyya’dan da emin olduktan sonra, aşkını ispat etmek için, belediye otobüsünden kızın soru soran bakışlarına rağmen inip, sonra da otobüsün arkasından canhıraş deli gibi koşmaya başlamıştı. Bu sahneyi bi aşk filminde görmüştü ve bunun sonucunda film mutlu sonla sona ermişti.
Hakikaten de Süreyya ve Orhan’ın aşkı mutlu sonla, evlilik hayatına adım atmışlardı. Üstelik bi kızları olarak, aşkları taçlanmıştı. Ismini doğal olarak Sevda koymuşlardı.
Ayşe-Aytek, Süreyya-Orhan dörtlüsü sadece birbirleriyle görüşüyorlardı. Çocukları da birbiri ile arkadaş olmuşlardı. Fakat onlar biraz konuştuktan sonra, oturma odasında susup televizyon izlerken, koridorda Sevda Erkıl’I ispenç horozu gibi tepeleyip duruyordu. Erkıl sinik olduğundan annesine bu durumu söyleyemiyordu. Zaten bütün gün babasına bağırıp duruyordu. Bi de o çıkarsa…
Aytek çocuğuna çok düşkündü. Her akşam işten gelip hep birlikte yemeği yiyip bulaşıkları yıkadıktan sonra, çocuğuna cezvede süt ısıtıyor, paytak adımlarıyla koridoru aşıp, oturma odasına geliyor, kapının hemen yanındaki, Ayşe’nin ‘’terliklerini burada çıkartacaksın, halı eskir’’ uyarılarını kural olarak kabul ederek,  duvarın önünde, elindeki  süt bardağına rağmen, terliklerini  çıkarıyor, intizamlı bi şekilde koyuyordu. Bu süt seansları sayesinde  o kedi yavrusu gibi doğan çocuk, pırasa gibi uzadı.
Erkıl’ın çocukluğu elinde bi melamin tabakla, formika kaplı sehpanın üzerine oturup, minibüsçülük oynayarak geçiyordu. Melamin tabağı direksiyon var sayıyordu. Çocuğun hareketlendiği günlerde ise koridorda koşarak, elindeki melamin tabağı döndürüp, ‘’vın vın vınnnn’’ sesleri çıkarıyordu. O zaman araba yarışlarına katılıyor  farzediyordu kendisini küçük Erkıl.
Birbirinin aynı günler ilerlerken, Erkıl’da delikanlı oldu. İlk, orta, lise bitti. Ama ne arkadaşı vardı, ne de sosyalleşme. Arkadaşları ismiyle alay edip, Enkıl, Enkıl diyorlardı.
Ruhi Bey ve Aytek’in çarpı iki durumu vardı Erkıl’da. En azından, babasının ismi normaldi. Gerçi dedesinin ismi Ruhi’ydi ama olsun. Eski isimler hep böyle alengirliymiş zaten diye düşünüyordu genç Erkıl.
Erkıl liseden sonra üniversiteye de gidemedi. Sınavları kazanamadı. Ne kız arkadaşı vardı, ne de isteği.
Erkıl psişiğin teki olmuştu. Sevda ise bütün gün anne ve babasının ölümsüz aşk hikayesini dinlemekten, kendisine yaklaşan erkekler olsa da, ‘’evet benden hoşlanıyor ama yeterince aşk hikayesi kıvamında değil. Öyle bi aşk olmalı ki; tıpkı babam gibi gözükara. Bi belediye otobüsünün arkasından koşturacak.’’ Annesi Süreyya ‘’eee artık evde kalıcaksın, otobüs peşinden koşturcakmış, istersen arabalı vapurun kapağına asılsın.’’ Anne kız taşıt araçları ile aşkını ispat eden erkeklere, erkek diyorlardı sanki.
Bu arada Erkıl hayta dolaşacak değildi. Dayısı küçük bi özel şirkette iş buldu. Erkıl biraz sımsık olsa da, müşterilerle diyaloğa giremese de, zamanla işine alıştı sayılır.
En sonunda baktılar Ayşe ile Süreyya çocuklarını baş göz etmeye karar verdiler. Kararları da şuydu: ikisi de Erkıl sana çok aşık, Sevda sana çok aşık diyerek gazlayacaklardı. Siz çocukluk aşkısınız, ne kadar romantik diyecekelerdi. Ve bu kararlarını günbegün uyguladılar. Tabii bu arada birbirlerine daha sık gider gelir oldular. Ve başladılar gençleri ''siz çocukluk aşkısınız, gördün mü Sevda sana nasıl bakıyor, cilveleniyor? Gördün mü Erkıl nasıl baktı, o var ya o, senin için, sürat motoruna atladığı gibi körfezde tur atar, sonra da suya atlayıp yüzmeye başlar coşkusundan.''
Gençler anladılar ve hatta emindiler artık birbirlerine aşık olduklarından. Başladılar ‘’aşık mı oluyorum eyvahhh, yerimde duramıyorummm’’ şarkısını facebookta paylaşmaya. Tabii  facede arkadaş olduklarını söylememe gerek yok sanırım.
Ohhh Ayşe ve Süreyya güzel bi birlikteliği daha doğrusu çocuklarının mürvetini görmekten o kadar hoşnuttular ki.
''Çalsın davullar zurnalar, düğünümüz var dostlaaarrr, düğüncüyüz düğüncüüüü dostlaaarrr ''diye dosta düşmana haber verdiler.
Her iki genç de çocukluk aşkı ile evlendiğinden, başka birliktelikleri küçük bile görmeye başladılar. ‘’Yüzyılın aşkı biziz, tatlım’’ diyorlardı.
Nihayetinde evlendiler. Stüdyoda çektirdikleri, gelinlik ve damatlık fotoğraflarını da facede profil yaptılar her ikisi de…
Ayşe-Aytek, Süreyya-Orhan dörtlüsüne Sevda-Erkıl çifti de katılmıştı.
Hayat ne güzel, ne güzel, ne güzeldiiiii….





15 Ocak 2012 Pazar

Tophane'de bi Madridli - Cervantes


Ne derler; akacak kan damarda durmaz. Sizinkiler söylemişler bunu. Doğru da. Benim başıma gelenler bu sözü doğruluyor. Madrid, sene 1569.  Bi asilzadeyi yaraladım. Çok öfkelendirmişti beni. Nedenini sorma ama. Bak fikir yürütebilirsin. İster para meselesi, de, ister kadın meselesi. Sen hangisini yakıştırırsan. Daha çok da bu yönde kavga çıkar değil mi?
İşte bu asilzadeyi yaralama hayatımın dönüm noktası oldu. Ardından, hakkımda hemen tutuklama kararı çıkarıldı. Karar da karardı ama: sağ elim kesilecek ve on yıl da sürgünde yaşayacaktım.  Sürgünü anladım da, elimin kesilmesine dayanamazdım. Mecburen İtalya’ya kaçtım. Tek kuruş param yok. Bu aşamada yapabileceğim tek şey orduya katılmaktı. Katıldım da. 1571 de Osmanlılar’la İnebahtı deniz savaşı vardı ve ben de Marquesa adlı kadırgada bulunuyordum. Zorlu bi savaştı açıkçası. İki defa göğsümden yaralandım. Madrid’den sağ elimi kurtarmak için kaçtım ama gelgelelim sol elimi kaybettim bu savaşta. Oldukça ironik bi durumdu. Ve bana çok acı verdi. Şimdi anladın mı neden akacak kan damarda durmazmış dediğimi? Sizinkilere hak verdiğimi?
El Manço lepanto. Evet artık bundan sonra lakabım İnebahtı çolağı olarak kaldı. Sizin Sokollu Mehmet Paşa var ya, bi teşbihte bulunmuştu Venedik elçisi Barbaro’ya; ‘’ Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama traş edilen sakal daha gür biter.’’ İşte bu teşbih, bu savaşta benim kolumda gerçekleşti. Kader. Kader, ama ne yapalım. O zaman Halil Sezai yok tabii. Olsa da, kolum gitti diye Sezai gibi, uluyup durcak halim yok ya!
Beş yıla yakın zaman Akdeniz’de dolaştım ve hep de Osmanlı leventleriyle savaştım. Nihayet 1575 yılında, İspanya’ya dönmek üzere bi İspanyol gemisine bindim. Ne var ki, Marsilya açıklarında Cezayirli Türkler tarafından kuşatıldık. Ve Arnavut asıllı Türk denizcisi Deli Memi tarafından esir alındım. Tam Halil Sezailik bi durum değil mi anlattıklarım? Tam kurtulacağım derken...  Ne yapcam, kaçmaktan başka çare yok. Fakat yakaladılar ve prangaya vurdular. Bunun sonunda tek kollu kürek mahkûmu bi forsa oldum. Oradan İstanbul’a geldim. İşte tam da bu sıralarda Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa, Sultan 3. Murat’tan destur almış, Tophane’deki camiini yaptırıyormuş.
Duvar işçisi Cervantes
Tek kolumla Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Cami inşaatında duvar işçisi olarak çalıştım. Cami nihayet 1580 yılında tamamlandı. İyi çalıştım ve bunun karşılığında özgürlüğüme kavuştum.  Galiba benim hayatım beş yıllık süreler içersinde evriliyor. Sana anlatırken şimdi fark ettim. Ve bu beş yılın sonunda nihayet memleketime dönebildim. Nereden bilebilirdim ki bu zaman diliminden sonra, 36 yıl daha yaşayacağımı. Sakın bu 36 yılı özgür yaşadığımı düşünme. Sizin Don Kişot (Don Quijote) ismiyle tercüme ettiğiniz meşhur romanımı da hapishanede yazdım. Bu romanda kendi hayatımla alay etmiştim aslında. Belki de hapishaneye katlanmanın bi yoluydu bu. Eee insan edebiyatçı olursa zorluğa katlanmak da böyle oluyor. Öhhöömmm! Övünmek gibi olsun…
Kalan ömrümü ise asaletmeâplara methiye yazmakla geçirdim. Onların, yani asillerin buna ihtiyacı vardı benim de paraya. Geçinmem lazımdı, anlıyor musun beni?
En önemli eserlerim Don Kişot ve Kılıç Ali Paşa Camiinin Duvarları’dır. 23 Nisan tarihinde yaşama veda ettim.
Gördüğün gibi hayatım mükemmel geçmedi. Yani çalışma odamda oturup bütün bunları hayal etmedim. Bütün bu yaşadıklarım beni besledi. Ben de bunları aktardım. Aktarmak zorundaydım. Bu dünyaya, yaşadıklarıma katlanabilmek için. Dünyada yaşarken insanlar zoluklarla karşılaşır. Kimi bunları yazar, başarılı olur, ünlü edebiyatçı olur. Benim gibi. 
Herkes sanatçı olamayabilir ama siz de bizim yazdıklarımızı, çizdiklerimizi, bestelediklerimizi dinleyerek, okuyarak, izleyerek de dünyayı katlanır ve çekilebilir kılarsınız.
Hepsi bu kadar, hadi ben kaçtım. İyi geceler…
İmza: Miguel de Cervantes









10 Ocak 2012 Salı

Herkes alsın diye -II-


Kemal’le Afitap sade bi nikâh törenle evlenmişlerdi.
Evleri mütevazıydı. Umrunda değildi Afitap’ın. Kocası yakışıklıydı ya… ne gam!
Hem kocası fazla mesai hesabı, geceleri evlere iğne yapmaya gidiyordu. İşte bu paralarla Afitap, mutfak alışverişini hallediyordu.
Devir marketlerin olmadığı 1970 li yıllar. Fakat bazı bakkallar marketçi içgüdüsüyle kampanyalara başlamışlar. Oralardan alıyorlar bakkaliye malzemelerini Kemal ve Afitap. Ay sonu da pekala geliyor. Afitap kız meslek lisesi mezunu olduğundan, elbiselerini de kendisi dikiyor, ayakkabılarını da mutfak masrafından arttırdığı paralarla hallediyor. Annesi gibi kabul günlerine giderken anjelik topuz yaptıramıyor ama marifetli Afitap, saçlarını kaynatmalı bigudilerle sararak lüle lüle yapıyor.
Gelelim semt pazarına…  hafta içi kurulduğundan mecburen Afitap pazar işini hallediyor.  O zamanlar ne AB var Türkiye gündeminde, tabii ne de kriterleri…
Ver yansın bağırıp duruyor pazarcılar. Afitap burnu büyük dolaşıyor, tesadüfen pazara düşmüş merkezi uzay, galaksi prensesi edasıyla. Ama gözü de hep, en ucuz tezgahlarda. Beğendiği ürün ucuz değilse bile bi pazarlık, pazarcıların arkasından yaka silkmesine neden oluyor. Afitap’ta bi de azamet, sanırsınız, oradan alışveriş yapmasıyla, ônörrrlendiriyor pazarcıyı.
‘’ Gelll gelllll pazar güzeli bu elmalar, bedavayaaaaa’’ sesini duyar duymaz, Afitap tezgaha zıplıyor.
Işte o gün de böyle bi sese gitmişti binbir azametle Afitap. Tezgahta takır takır ses çıkaran kütür marka elmaları seçerken, sıtma görmemiş sesli pazarcı bağırmaz mı ‘’ herkeesssssss alsın diye indirim yaptık, herkeeesssss alsınnnnn diyeeeeaaaaaa.’’
Ahhh o anda Afitap bayılacağını zannetti. Aynı anda başına bi inanılmaz ağrı saplandı. Ve flashback babasının sözleri: O gün pazarda kendisiyle yüzleşti. Ah babacıım, ahh babacıımm ne kadar haklıymışsın. İşte hayat. Biz, ben herkes miyiz? Bu pazarcı adam bana herkes muamelesi çekiyor. O kim ki ha, o kim? Nası gücüme gitti?  Her şey bütün bu sözleri yemek için miydi? Kemal’in saçları dökülmeye başlamıştı ve en önemlisi aşkları da bitiyordu galiba. Ama Afitap’ı asıl ilgilendiren maddeydi tabii. Kemal’in fiziksel hali daha önemliydi ruhsal halinden…
Ama kel mel seviyordu galiba onu. Çekiyordu bu evliliği. Her şeye rağmen. Ve herkes olmayı göze alarak. Ama  O herkes değildi ki? O narin kalbini ‘’herkes alsın diye’’ sözleri nasıl yaralamıştı? Hiç aklından çıkmıyordu.
O günden sonra başına bi ağrı çöreklendi. Her zonklayışında ‘’her-kes al-sın di-ye,    her-kes al-sın di-ye’’ sözleri yankılanıyordu.
Bu durum Kemal’i üzüyordu ve yapabileceği tek şey eczacı Süleyman’dan aldığı eşantiyon  –cukka- opon ilaçlarıydı.
Güzelce ve asil karısı mis gibi koksun diye ancak puro sabunu getiriyordu bazı günlerde.
O gün, o sözleri duyduğu o gün eve geldi yaralı kalbi sızlayarak. Pazarlıkları yerleştirmedi bile. Attı bi tarafa. Başı ağrıyordu ve opon içmeye yöneldi. Opon da az kalmış. Kemal’e içinden bi sunturlu… alla allaaa birden ağzı da bozulmuştu. Silkelendi ‘’ neler oluyooorrr ba-naaaa, neleerrrr oluyorrr biii-zeeeee, neler oluuuyorrrr caaanııımmm.’’ Yemişim canımı. Benim canım nası yanıyor, nası? Adama bak beni ‘’herkes’’ yaptı. Onca azametli yürememe karşın. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Aklından hep bunlar geçiyordu. Her şeyden vazgeçiyordu sanki. Ağır ağır gözlerini mütevazı evinde gezdirmeye başladı. Ne mütevazısı, ne? bal gibi dandik eşyalar işte. Baba evi aklına geldi. O mobilyalar, o şamdanlar, avizeler, Kristal aynalar… zengin mutfağı…
Başladı kendisiyle yüzleşmeye. Ne işin vardı ha, ne işin bu Kemal’de? Eşikler görücülerle aşınırken… ama ama onların hepsi de, şişkoydular, koca göbekli. Arsız gülüşleri, kıllı parmakları…
Başı hala geçmiyordu. Zonk zonk zonkkk… gitti bir opon daha içmeye. Yoktu, yoktu işte. İlaç için, bi ilaç daha yoktu. Sağlıkçının evi, ''hah hah hah haaaaaaaa'' diye sinirle gülmeye başladı Afitap. Tekrar evi gözden geçirdi sinsi bi gülüşle. Masanın yanına gitti aklı başında görünüşle…  masanın üstünde vazo, şekerlik olmasına rağmen, sakin fakat hızla örtüyü çekti.  Şangırrrrr! Hoşuna gitti. Sonra aslında hep sinir olduğu aynaya, kenarı çatlamış su bardağını fırlattı. Şungurrrr!
Saat akşam üzeriydi. Kemal geldi. Şaşırdı. Afitap Afitap, karıcııımmmm n’apıyosun, kendine gel. Yuvamızı ne hale getiriyorsun?  Afitap Kemal’e baktı. Onun bu duygusal ve yakışıklı hali etkiledi. -Laf aramızda Afitap, yakışıklı manyağıydı.- Kemal çabuk bana opon ver, başım çatlıyor. Pazarda adamın biri bana herkes muamelesi çekti. Nasıl, nasıl, nasıllll???
O gün eşantiyon sinir ilacı gelmişti Kemal’e. Karısındaki durumu anladı. Hemen karısına enjekte etti. Kısa süre sonra Afitap kollarında uyumaya başladı. Kemal anladı her şeyi, alelacele kalkıp evi topladı, kırıkları süpürüp bütün izi yok etti. Afitap’ın uzun süre uyuyacağından emindi. Hemen çarşıya koştu. Borç harç, kırılmışların yerine aynılarını aldı. Eve getirdi  yerleştirdi mobilyaları.
Eczacı Süleyman’a uğrayıp bi de puro sabunu aldı. Bu sabunun kokusu Afitap’a iyi geliyordu. Kemal eve gelince ellerini puro ile yıkadıktan sonra, Afitap’ın önünde diz çöktü. Ellerini Afitap’ın burnuna dayadı.  Afitap ilacın etkisinin de geçmesiyle ve kokuya hassasiyeti ile gözlerini araladı. Sinir krizinden eser kalmamış gibi yumuşacıktı bakışları. Evet hatırlıyordu yaptıklarını. Gözleri evin içinde dolaştı. Eski eşyaların yerinde mobilyacı Hamza’nın dükkânında gördüğü masa ve sandalyeler, aynalar vardı. Gülümseme yayıldı yüzünde… hoşuna gitmişti bu durum.
Anladı her şeyi. Meğerse ben de herkesmişim dedi.
Kelleşmeye başlamış Kemal’I öptü… tabii o da sevgili Afitapcığını…







Herkes alsın diye - I -




Afitap genç ve güzelce bi hanımdı. Henüz yeni evliydi ve evini çekip çevirmek konusunda çok hevesliydi. Bu konuda başarılı olmak istiyordu. Yani evinde kuş sütü eksik değilmiş gibi kusursuz gösterip, fakat gayet ekonomik bi bütçeyle ay sonunu getirmek hedefiydi.
Bu kuş sütünün eksik olmama durumu baba evinden kalma bi alışkanlık,  yok yahu görgüsüydü. Babası Toprak Mahsülleri Ofisinde müdürdü. K….. ilçesine tayin olana kadar kıt kanaat geçiniyorlardı. Annesi ay sonunu getireceğim diye neler yapacağını şaşırıyordu. Az malzemeyle çok lezzet arayışında başarılı olduğu da söylenebilinirdi.
Dediğim gibi taaa kiii K….. ilçesine tayine kadar. K…. ilçesi oldukça bereketli arazilere sahip bi kasabaydı. Ve cukka yemeye de oldukça müsaitti. Afitap’ın vicdansız ve cüzdansız babası da gözünü kararttı ve cukkalamaya başladı.
Cukkalama durumundan sonra, önce mutfaktaki tariflerin içeriği ve tabii lezzeti değişti. Sonra evin içindeki eşyalar; kaliteli mobilyalara, kristallere dönüştü. Tabii aile üyelerinin gardropların da değiştiğini söylememe bilmem gerek var mı?
Herkesle samimi konuşan annesinin üzerine bi vakar durum, bi asillik mi geldi ne? Burnu havalarda hanfendi. Kabul günlerine giderken saçlarını anjelik topuz yaptırmaya başladı. Boru mu bu, para gani…
Artık onlar asil sayılıyorlardı, açıkçası hırsızlık pardon cukkacılık yapmalarına rağmen! Artık herkes değildiler. Herkes gibi dar gelirli falan olmadıklarından pahalı zevkleri onları geliştiriyordu. Hah hah haaaaa!!!
Tüm bu olup bitenler Afitap 14 yaşındayken başlamıştı. 17 sine geldiğinde görücüler bu zengin ve asil kızcağızı isterken kapı eşikleri aşınmaya başladı.
Ama onun gönlü sağlık memuru Kamil’e düştü. Anne, baba ‘’olmaz olmaz bu iş olamazzz, çok yalvarma bu iş olamazzzz’’ demelerine rağmen, Afitap diretti; ‘’evleniciim de evleneciim. ‘’ Baba baktı olacak gibi değil, aldı kızını karşısına, ‘’bak kızım Kemal iyi hoş effendi ve az da sinsi bi genç. Hakkını yemeyeyim bu durumda. Fakat mesleği memur o yüzden olmaz diyorum.’’ ‘’Fakat babacıım siz de memursunuz.’’ ‘’A benim salak kızım, sağlık memeuru ile benim müdürlüğüm bir mi? Valla biz seni bu kadar saf mı yetiştirdik ,inanamıyorum? Bu adam sağlık memuru nasıl cukka yapacak? Neyle geçinceksiniz? 14 yaşına kadar olan durumumuzu biliyorsun, hatırla.’’ ‘’Olsun babacıım, ben ev idare ederim, kız meslek lisesine gittim. Ev idare dersinde hep 7 alırdım. Aslında hakkım 9 du ama Cavidan cadısının notu kıttı.’’
Gürgen Bey sinirlenmeye başladı. ‘’ Eehhh yeter beee, başlıcam senin Cavidan cadından. Bak kızım evlenirsen evlen dicem ama babacıımmmm bu ay sıkıştık bize borç falan dersen, hiççç umrum olmaz.’’
‘’Olsun babacıımm, olsun. Ben eski günlerimizden pratiken ve ev idaresi dersinde de teorik olarak ders aldım. Evimi geçindirmesini de bilirim icabında. Lütfen artık bana karışmayınız. Madem asil bi aileyiz, asaletimize gore davranalım.
Nah asilliz… sen görceksin gününü…
Kara kara düşünmeye başladı Gürgen Bey. ‘’lan bu geçinemez de benden para uçlanmamı isterlerse benim binbir riskle cukkaladığım paraları, sinsi Kemal yerse, ahhh ulan ahhh, evladın mı var, derdin var’’ diye geçirdi…

Devam edecek
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...