19 Aralık 2011 Pazartesi

Refik Halid Karay / Ago Paşa'nın Hatıratı


Bazı edebiyatçılarımız var ki onları ortaokul ders kitaplarının arasında unuttuk gitti. Buna yaşadığımız hızlı çağ mı neden oluyor, yoksa ders kitaplarının sıkıcılığından boğulduğumuzdan mı, onları okumak istemiyoruz. Oysa Türkçeleri temiz ve düzgünken… Falih Rıfkı Atay’ı şimdilerde kim okuyor bilmem? Ve daha niceleri…
Artık mail adresimize best seller yazarların, ilk on’a girmiş kitapları geliyor. Herkes bunları okuyor, sen de kusur kalma diye diğer mesajı veriyorlar bize.
Geçtiğimiz günlerde kitapçıda gezerken, hafakan ruhu bastı popular romanlardan, kitaplardan. Inadına gittim, Refik Halid Karay’ın ‘’Ago Paşa’nın Hatıratı’’ isimli kitabı elime aldım, karıştırdım. Baktım seksen küsur yılda unutulan kelimelerin karşılıkları da, sayfanın aşağısında yer alıyor. ‘’Hemen edineyim’’ diye düşündüm. Iyi ki de bu kararı vermişim. 1920 li yıllarda yazılmış bu kitap, hayata, dönemine dair sıkı eleştirilerden oluşan mizahi yazılardan oluşuyor. Fakat ‘’Hülya Bu Ya’’  başlıklı yazıda yazar mizahi bi dille Ankara’yı eleştiriyor. Eleştirirken, o dönem okuyucuların ‘’amma hayal gücü, belki de kaba tabirle iyi sallamış dediği şeylerin, bazılarının bugün gerçekleştiğini gördüğümde, Refik Halid Karay’ın hayal gücüne saygı duydum açıkçası. Rüzgar enerjisi, kapalı mekânlardaki yürüyen merdivenler, yürüme bantları, cep telefonu ve özellikle internet. İnternet bile hayal etmiş ve belki de geçtiğimiz yıla damgasını vuran wikileaks bile…
Bana oldukça enteresan gelen Hülya Bu Ya başlıklı yazısından aşağıya alıntılar yaptım.
Amerikalı seyyah Mr. Con Hülya şöyle anlatıyor.
… Aman diyordum, derhal bir otomobile atlayalım ve şehre girelim!
Rehberim gülüyordu:
‘’Burada ne arabaya, ne otomobil, ne de yürümeye ihtiyaç vardır, şimdi çıkar çıkmaz yol kendiliğinden hareket eder ve size istediğiniz semte götürür!’’ diyordu; ben inanmıyordum, fakat doğruymuş… İstasyonun rıhtımından ayağınızı yaya kaldırımına basar basmaz ileri doğru gittiğimizi hissettim, yaya kaldırımları hareketli idi. İki tarafı ağaçlık bir  geniş bulvardan geçiyor, mütemadiyen gidiyorduk. Yol beş dakikada bir duruyor, yanımızdakilerden bazıları sabit sokaklara iniyor, hariçten bazıları dab u oynak yola biniyordu. Kış olmasına rağmen ağaçlar yemyeşil, yapraklı ve çiçekliydi. Rehberim açıkladı: ‘’Ankara’da mevsim yoktur,’’ dedi.  Birtakım fenni usüller sayesinde, hava boşluğunda daimi bir sıcaklık teminine muvaffak olduk, yer altı kaloriferleri toprağı ısıtır ve elektirk makinaları göğe sıcaklık verir, hatta burada yağmur ve kar yağmaz, gündüz ve gece olmaz!
Kemali hayretle:
Nasıl ve ne suretle? diye sordum. Muhatabım:
‘’Pek basit,’’ dedi, ‘’mühendislerimiz bir akümülatör icat ettiler, gündüzleri güneşin ışıklarını topluyor, biriktiriyor, geceleri özel aletler vasıtasıyla havaya neşrediyorlar. Aydınlık hep birdir. Yağmur bulutlarını ise, bir nevi elektrikli makineleri sayesinde şehre düşmeden evvel topluyorlar, belirli bir saatte, herkes uykuda iken, yalnız lüzumu olan yerlere fennen ne kadar lazımsa o miktar döküyorlar…
‘’Ya rüzgara karşı ne yaparsınız?’’
‘’Birtakım büyük rüzgâr makinaları icat olundu, şehre doğru esen tabii rüzgârlara mukabil daha kuvvetli, daha şiddetli suni rüzgarlar estiriyor ve bu suretle tabilerini geri püskürtüyoruz!’’
‘’İşte,’’ dedi, ‘’Büyük Millet Meclisi sarayı… Gezerken görürsünüz, içinde kimse yoktur, bomboştur!’’
‘’Nasıl toplantılar olmuyor mu?’’
‘’Oluyor, fakat, bunun için mebusların oraya kadar gitmesine ne lüzum var? zaten bizim milletvekillerimiz aynı zamanda nazır, müdür, kumandan, vali ve mutasarrıftırlar da… işlerinden ayrılıp, millet sarayına kadar giderlerse boşu boşuna vakit kaybederler, onun için meclis salonunda, her mebusun yerinde bir konuşucu, sesli telefon vardır, zamanı gelince reis bulunduğu yerden, evinden başkanlık dairesinden önündeki telefona ‘’meclis açıldı!’’ diye seslenir, b uses salondaki riyaset telefonu tarafından aynen tekrar edilir, o zaman bilumum mebuslar, kulaklarına bulundukları mahalden, telefon ahizesini takarlar, hem işlerini görürler hem görüşmeyi takip ederler. Ve ne söylerlerse bilirler ki, salonda aynen aksedecektir. Şayet celse pek gürültülü olur, kapanmak gerekirse, reis bir düğmeye basar, telefonların ceryanı kesilir, bir anda sükût ve sükûn da temin olunur.’’
… Millet Bahçesine girdik, arkadaşım: ‘’Biraz havadis alalım!’’ dedi. Bir sinema binasına girdik, ne göreyim? Yer yuvarlağının beş kıtası hesabıyla beş beyaz levha duruyor ve dakikasına dünyada mühim ne vaka oluyorsa aynen, resim şeklinde seyircilerin gözü önüne konuyor. Biz girdiğimiz zaman Avrupa levhası Londra Sulh Konferansının müzakeresini gösteriyordu; bu makina için gizli ve kapaklı hiçbir iş yoktu, Venizelos’un harekâtını, kışkırtma ve faaliyetini bile uzaktan ‘Ankara’ halkına saati saatine bilidiriyordu.
Aynı kitap içinde hayata dair eleştirel bakış açısıyla bana ‘ne kadar da doğru bütün bunlar’ dedirtti. Yemek içmekten; geleceğe, tesadüfe, korkuya, parasızlığa, suya sabuna, ramazan ayına, eski İstanbul’a, türkülere, bir yaz gününe, dair ne önemli şeyler düşünmüş, yazmış. Hele bir küçükhanım karakteri var ki; ülkesine yabancı olmayı, bu yabancılığı ile kendi kendine övünmesi, Fransız adetlerinden bahsetmesi, Fransız yazarlar üzerinden İstanbul’u, halkı tanımaya kalkması ve tabii ki, zavallı denilecek cahil züppeliği…
Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen ‘’küçükhanımların, küçükbeylerin’’ hiç eksilmediğini görüyoruz, ne yazık ki…

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Yazar denilen kalem işçisi, gönül işçisi işini bu kadar güzel yapmalı, İnsanları geleceğe taşırken hayal gücünü ne kadar zorladığı belli oluyor. Ogün kesinlikle alay konusu idi yazdıkları. Mutlaka saçmalıyor dediler. Dediler ama işlerini takip etmekten milletin dertlerine çare olmayanları da gördü, onları meclisteki toplantılara katılmasını sağlamaya çalıştı. O günün insanına mizahi bir durum gibi görünen yazdıklarını bugün yaşıyoruz. Harika bir kitabı Nilüfer hanım. Derhal temin edip okuyacağım ago paşanın hatıratını. Bizim agoları bir güzel tanıyıyayım, yapabileceklerini tahmin edeyim diye... Sevgi ve saygılarımla...
Topçu

nerde tirak orda bırak dedi ki...

Evet haklısınız Metin Bey, bugünlerde sayın vekillerimizin durumu beni çok üzüyor. Bu kadar emeğe karşın emekli vekillerin zammı % 60 dan % 45 e indi. Ne kadar yazık, bunca çalışmaya!!!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...