3 Ekim 2011 Pazartesi

Yaşam dediğin...


… aslında ne kadar boş değil mi bu yaşadıklarımız, kavgalarımız?
Bir hayata uyanırsın, kentlerde, kasabalarda, köylerde… yaşar, yeni insanlar tanırsın. İlk gençlikte her şey çok güzel olacak, en sevdiğin müzik hayatının fon müziği olup, dostların gerçek dost, düşmanların delikanlı olacak, varmak istediğin yollar yakın, uzaklarsa sen istediğin sürece uzak olacak sanırsın.
Oysa insanları tanıdığında, içini belirsizlikler kaplar.  O insanlarda kendini de görürsün aslında. Neyin doğru olduğunu, neyin yanlış olduğunu bilemezsin. Kim iyi, kim kötü? Belli değil! Gün gelir, adaletin olmadığını görürsün… sonra? Sonra yazıklar olsun, sana, bana, hepimize diye haykırmak istersin.
Ardından bir şeyler yapmak lazım, bu belirsiz adaletsiz dünyada, insanlaşabilme sürecini hisseder, geldiğin gibi gitmemek için çabalarsın…
Yaşamı avuçlarının içine alır, sıkı sıkıya bağlanırsın, onca gördüklerine rağmen. Cennet cehennemin içinde gizlidir, yaşam gibi değil mi?
Yaşam; çivisi çıkmış dünyada, baskılara, acımasızlığa, zulme göğüs gererek, sana verilmiş kısacık anı; sonsuza dek sürecek gibi sandığımız, çocukluk, gençlik dönemlerinin ardından gelen olgunluk döneminde bilincinde olan bir hesaplaşma sürecidir.
Kendinle barışık mısın peki? Kendi kendine hesabını veremediğin şey var mı? Vicdanın rahat mı?
İnişler, çıkışlar, umutlar, hayaller, hayal kırıklıkları, acılar, keşkeler, pişmanlıklar, başarılar, kayıplar, kazançlar bütün bu tezatlıkların uyum içinde harmanlandığı bir süreçtir yaşam.
En muazzam, en tuhaf, en üzücü, en korkutucu, en endişeli sürprizleri hızla adrese teslim eden kargo şirketi gibidir, yaşam. Ama yaşam başınıza gelenler değil, sizin algıladıklarınızdır. Bardağı hangi tarafından gördüğünüzdür. Bazıları tüm bunlara kendi başlarına geliyormuş gibi algılarlar, yaşamak için neden bulamayıp, sızlanmayı zevk edinirler. Bazılarınınsa insanlarla arası bozuktur. Aslında, bu kendisiyle barışık olmadığından kaynaklanır. Kendisiyle kavgasını dışarıya yansıtır. Yaşamın hiçbir halinden zevk almaz. Kimbilir belki yaşamdan çok şey beklediğindendir. Belki kıskançlığındandır, kıskançlık duygusunu törpüleyemediği içindir.
Oysa yaşam, yağmurun yağmasından duyduğun mutluluk, güneşin ve rüzgârın yüzünde dans ettiğini hissetmen, yıldızlı gecelerde kollarını gökyüzüne uzatıp, seçtiğin yıldızı eline alabilme isteğidir. Ya da kırmızı ışıkta beklerken, birdenbire yeşil ışığın yanmasıdır. Yolda yürürken tanımadığın birine sebepsiz gülümseyebilmektir. Kışın ayazını, yazın sıcağını tüm hücrelerinde hissetmektir yaşam. Bazense çekilen acılar, yenilen kazıklar ve senin başkalarına attığın kazıklardır, yaşam…
Yaptıklarının farkına varabilmek, olumsuzluklarını törpüleyip, olumlu yanlarını öne çıkarabilmektir, aslolan.
Ne kötülük, ne iyilik, ne zekâ, ne aptallık insanlara eşit ölçüde verilmiştir. Bütün bunlara rağmen, kendine karşı neler hissettiğindir. Güven, mutluluk, şefkat, vicdan…
Aslolan sevilmek değil sevmektir. Sevdiklerine destek olmak, nefretin yerine sevgiyi koymak. Önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmek. Kendini olduğun gibi görmektir. Ne eksik, ne de fazla. Hayatını başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir. İnsanın kendine saygısı olabilmesi için, duruş sahibi olabilmesidir. Zor ya da kolay. Çabalamak önemlidir.
Bazen sevmek, bazen nefret etmektir. Büyük usta Nazım’ın da dediği gibi, ‘’nerede ve nasıl olursak olalım, hiç ölünmeyecek’’ durumunu  tüm hücrelerimizle özümsemiş; dokunarak, hissederek, sürdürmektir yaşamı. Kimi zaman çiçek narinliğinde, kimi zamansa savaştır.
Peki yaşamda çalışmak?
İnsanlığımızı unutma derecesine getirecek kadar çalışmaya değer mi? Hiç sanmıyorum. İnsanlıktan çıkaracak kadar çalışma ne uğruna olabilir ki? Para, mevkii, ün, lüks yaşam… bunların hepsi gelip geçici şeylerdir. Gerçekten bir gün kaybederseniz, -ki çoğu zaman kaybedilir- insan aklını da yitirebilir.
Bence önemli olan hayattan zevk almak, hayata karşı akıllı olmaktır. Ve günah işlemekten korkmamak. Her işlediğimiz günah –hata- sayesinde kendimizi daha iyi tanımak.  Günahı –hatayı- tekrarlamamak.
Yaşam defalarca düşüp, defalarca kalkmaktır. Ve hayatın koşusuna başlayabilmek için, önce gerileyip, sonra koşmak, hızlanmak, uçmak, yükselmek ve pike yapan martı gibi dalmak! Sonra? Kaybolmak; onlarla, bunlarla…
Yaşam zaman yatağında akan bir nehirdir. Asıllarının bulut olduğunu iddia eden insanlarla, buz olduğunu iddia eden insanları kaynaklarına sürükleyen bir nehir. Buzla bulutun kavgası; ne tuhaf değil mi? Sanki ikisi de su değilmiş gibi…
Bazen su gibi insan da, büyük bir engelle karşılaşıp, yaşam akışı durduğunda, elini, ayağını hüznün yosunları tutar. Arsız yosunlar zamanla, sinsi bir düşman gibi düşüncelere, hayallere kadar uzanıp, insanı hayal kuramaz hale getirir. Oysa bilinmelidir ki, hayaller ve umutlar öldüğünde, ruh da ölür. Yürek durduğunda ise beden… yaşamın tüm olumsuzluklarına rağmen hayallerimizi terk etmeyelim. Oysa  olumsuzluklardır bize hayalleri kurdurtan.
Bazen bir insan için yaşam boş, anlamsız ve hızla geçmesini dilediği bir zaman dilimi gibi gelir. Bana mı sordular, dünyaya gelir misin? diye düşünür. Aynı insan, bir başka zaman diliminde ise  yaşamının dolu dolu ve asla bitmesini istemediği bir rüya gibi gelir. Bazense bir sonraki aşama için, sınav diye düşünür. Bütün bu düşüncelere neden olansa, sanki sözleşmiş gibi, kötü, anlamsız olayların üst üste gelmesinden; fırtınalı yağmurun ardından çıkan gökkuşağı gibi, güzel ve renkli günlerin, gelmesinden kaynaklanır. Bazense bir derviş gibi, kendi içimize kapanıp, içsel yolculuğumuza çıkarız.
Bazen renk cümbüşü içinde kısa film gibi geçer yaşam, bazense onlarca insan tarafından kırıldığımız ve onlarca insanın kalbini kırdığımız olaylar dizisi… aldatarak, aldanarak geçer. Ama olduğumuz ‘an’ dır. Ne geçmiş, ne gelecek… her şey değişebilir, -ki değişmelidir de…
Gün gelir tüm bu ‘an’lar yitip gider ve senin için zaman hükmünü yitirir. Hiçlik ülkesine yolculuğa çıkarsın…



Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...