5 Ekim 2011 Çarşamba

Paris'te gece yarısı


Yaz bitti. Hüzünlü eylül ayı bile bitti. Ama hâlâ eylül ayının 35. gününde gibiyiz. Hava güzel olmasına rağmen, yazın yaptığımız aktivitelere çoktan son verdik.
Nette sinema fragmanlarına bakıyorum artık. Neler var neler yok? Woddy Allen’ın film çektiğini 2010 yılında öğrenmiştim. Hatta bu filmde Carla Bruni’nin kötü bi oyunculukla oynadığını, sahnelerinin çekimlerini defalarca tekrarladığını okumuştum gazetelerden.
Ben de Woody Allen denince akan sular durur. Her filmini izledim nerdeyse. Onun mizah anlayışını; oyunculuğunu da, en az yönetmenliği kadar seviyorum.
Bu defa oyuncu olarak katılmamış. Sadece yönetmiş.
Sinemaya girdiğimizde, büyük ve karanlık ortamı gerçekten de özlediğimi fark ettim. Öyle ki her zaman sıkıldığım, bi an önce bitmesini istediğim reklamlar bile güzel geldi. Varın gerisini siz düşünün.
Film Paris’in harika görüntüleriyle başladı. Baştan söyleyeyim; Paris bana pek de cazip gelen bi Avrupa şehri değildir nedense. Belki de meşhur Şanzelize caddesinin gıcıklığından olabilir bu önyargım.
Her şey arka sokaklarda ve tabii gören gözlerde…
Bu gözler, Woody Allen’ın gözleri. Öyle güzel ışık ve çekimlerle Paris’in arka sokaklarını, yağmurunu, köprülerini izledik ki, Paris’e ışınlanmak istedim doğrusu.
Gerçi dev ekran sayesinde kendinizi filmin içine girmiş hissediyorsunuz.
Filmin konusundan kısaca bahsetmek istiyorum. İş için Paris’e gelen aileyle, sonbaharda evlenecek olan nişanlı iki gencin Paris’te bi takım olaylar karşısında ‘gerçekten’ birbirlerini tanımalarının hikayesiyle birlikte, Hollywood’da yaptığı işten mutsuz olması, içinde her zaman yazarlık ve Paris’te yaşamak isteğiyle dolu olan Gil’in kendisini ve gerçek aşkını  bu kısa tatil sayesinde bulmasının hikayesi bu film.
Bununla birlikte her zaman, sanırım çoğu insan için geçerli olan, yaşadığı zamandan mutlu olmayıp, hep geçmişe özlem duyma ve geçmişteki zamanın ‘altın çağ’ olduğunu düşünüp, yaşadığı anı ıskalamasına neden olan, zamana, daha doğrusu insanlara gönderme var.
Mutluluk ya da altın çağ, hiçbir zaman eskide değil aslında. Belki öyle sanmamıza neden olan, kötü olayları görmezden gelip, geçmişin iyi yanlarına gözümüzü dikmek olmasın sakın?
Woody Allen bize eski Paris’i zaman tünelinde görsel şenlik içersinde gösterirken, Dali, Bunuel,Scott& Zelda Fitzgerald, Hewingway, Picasso ve güzel sevgilisi, Paris’in 1920 lerdeki sanat ortamını ve tüm bu yazarlardan, hayata dair konuşmaları izlemek müthiş güzeldi.
Filmin sonu ne oldu? Tabii ki söylemeyeceğim. Durun yahu, ayrılık da olsa, mutlu sona ulaşıldığını söylesem ne dersiniz?
Paris’te insanın,  sıradan olmasının 1920 lerde ne kadar zor olduğunu düşündüm. Atmosfer şahaneydi.

2 yorum:

erhan tığlı dedi ki...

Ben de izledim bu filmi ve çok beğendim. Mutlu beraberlik sadece ten uyuşmasıyla değil düşünce ve duyguları uyumlu olması uyuşmasıyla olur diye düşündüm.
www.erhantigli.blogspot.com

nerde tirak orda bırak dedi ki...

Aynen öyle. Yönetmen bunu çok güzel anlattı. Altın çağın geçmişte değil, bugün de olduğunu hatırlattı. Yeni sezonda izlediğim ilk filmin bu olması da güzeldi. Yorumunuz için teşekkür ederim Erhan Bey...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...