1 Temmuz 2011 Cuma

Ayşegül; orda, burda, şurda



Geçen YKY nin önünden geçerken bi an onun büyük ilanıyla karşılaştım. YKY Ayşegül serisini yeniden basıp, piyasaya sürücekmiş.
Allahım bizim kuşak onun elinden neler çekti. Şimdi yeniden körpe dimağların da mı, içine edilecek?
Ayşegül öyle bir Ayşegül’di ki; insanı dumur ettiriyordu. Bi kere Ayşegül çok güzeldi, güzel elbiseleri yoktu, güzel “rob”ları vardı. Evleri ultra şık dekarasyonlu, annesi süper güzel, babası süper yakışıklıydı. Zıngır zıngır Ayşegül ve Can’ın üzerine titriyorlardı. Can’la Ayşegül, asla kavga etmezler,  insanı fıtık edecek derecede çok iyi anlaşırlardı. Fakat bu işte yanlışlık vardı. Aralarında kıskançlık, “bi otur yerine ben erkekim” tripleri yoktu.
Bi kitapta Ayşegül kardeşi Can’la bir gemiyi merak ederler, babacan kaptan onları acayip  şefkat dolu haliyle, yeni boyanmış gemiyi gezdirir; “dikkat et Ayşegül güzel “rob”una bişey olmasın diye uyarırdı, sahne ve kostüme uygun olan, piposundan bi fırt çekerken.
Sonra bunlar ailecek uçakla, trenle, gemiyle seyahate çıkarlardı. Ayşegül gemi seyahatinde tenis oynarken, köpeği haylaz Fındık yaramalıklar yapardı. “Ah seni yaramaz şey!”
Yaşgünü düzenler, Ayşegül buğulu bakışlarıyla pastanın üzerindeki mumları söndürürdü. Köydeki dayısı vardı ve fakat o da duruma uygun olarak büyük bi çiftlik sahibi dayı olurdu. Aşağısı kurtarmaz! Ayşegül ata biner, Ayşegül denizde, seyyar dondurmacıdan dondurma alır, rüzgârın şakasıyla şapkası uçardı. Seyyar dondurmacı da, bizim o zamana kadar görmediğimiz kılıkta bi dondurmacıydı hani. Evet benim çocukluğumda seyyar dondurmacı vardı ama böyle kepli falan değildi. Bu dondurmacı sanki Abd li savaş pilotu gibiydi. :)
Bizim jenerasyon bütün bunları yalayıp yuttuğu halde, psikopat ya da daha hafif manyak olmadıysak baya sağlam karakterimiz varmış.
Şimdilerde ütopik bi durumdan ya da beklentiden bahsedilirken “ütopik olma, ayakların yere bassın, bunlar ancak masallarda olur” laflarını duyar ya da bizzat biz söyleriz karşımızdakine.
Oysa durum hiç de öyle değil. Masallar bizi gerçek yaşama alıştırıyormuş, birer doz, birer doz. Kül kedisi masalında, kül kedisinin hain üvey kızkardeşleri ve üvey annesi vardır. Onun iyiliğini asla istemezler ve onu kullanırlar. Burda kadının kadına rekabetini anlatır.  Kimseye olmayan camdan ayakkabı; aşkın olabilirliğini, kalbin kalbi bulduğunu fakat bunun cam gibi kırılgan ve yok oluşa tabi olduğunu söylemez mi, alt metinde. Ya prensin düzenlediği balonun gece on ikiye kadar oluşu aşkın süresini, belli bir zamandan sonra, ışıltılı halin yok olup gideceğini fısıldar.
Pinokyoya ne demeli? Boş oturmayı sevmeyen İsviçreli bilim adamları, yalan söyleyen insanın burnunu kaşıdığını söylemiyorlar mı? Pinokyonun iyi kalpli babası, çok istediği halde çocuğu olmamıştır. İşte hayatının 1-0 yenik hikayesi. Sonra bir gün Pinokyo kütükten konuşarak çıkagelir. Fakat yalan söylediğinde yine kütükleşir, odunlaşır. Bize bütün bu masallar, insanın insanlık hallerinin ütopik bi varlık değil, tam tersine olumlamaya gittikçe insan olabileceğini anlatmıştır.
Oysa Ayşegül biz uzun yaz günlerinde sokaklarda düşe kalka koşturup oynar, dizlerimiz yara kabuklarından kurtulmazken, bize ütopik bir hayatı gösteriyordu.
Ayşegül her şeye şakınlıkla bakarken ağzı “O” şeklinde açılıyor, onun güzelliğine güzellik katıyordu.
Türkiye karşılığı babası fabrikatör Hulusi Kentmen olsa, o bile Ayşegül’ün hayatına uymuyordu. Bi kere Hulusi Kentmen’in fiziği Ayşegül’ün babası olmasına layık değildi. Şişko, pos bıyıklı, davudi sesli. Bi kere nazlı Ayşegül’ün yüreği o davudi sesten “hop” eder. :) Hulusi Bey’in kimyasına gelirsek; aşırı sinirliydi. Filmlerdeki kızları bişey dese, “höööyyttt” deyip ayar çekiyordu. Evet sonradan imana geliyordu ama, adama da –çocuklarına- bi çektiriyordu.
O filmlerde bile bi mücadele vardı.
Ama bu Ayşegül başka bişeydi. Her şeyi yapıyordu. Hiçbirinde bi arıza yoktu.
Ama arızalar insanı, insan yapmaz mı?
Bunlarınki olmayacak bi gerçek masaldı.
Kimse masallara iftira atmasın.
Şimdi Ayşegül canlansa da gerçeği ortaya çıksa, nerde ararız?
İstinyeparkta siyah camlı gözlüklerinin arkasına saklanmış, sözde gazetecilerden kaçıp, özde tv kanallarına çıkmak için, kaçar gibi yapmasını mı? Cemiyet hayatının renkli simalarından Ayşegül’de geçtiğimiz haftasonu İstinyepark’ta bir kafede buluşup arkadaşlarıyla “parfe” yedikten sonra, kocasının yaşgününde hediye ettiği jipiyle hızla uzaklaştı…

5 yorum:

Arzu Kalyoncu dedi ki...

Asıl adı Ayşegül bile değil değil mi? Düzeltiyorum: Adı Ayşegül bile diiiilll di mi?
Pamuk Prenses'i atlamamışsındır eminim... Bedddbahhhtttt ev kızı sürekli ev temizler... Ama Tatlı Cadı gibi burnunu bi oynatır şipşak çorbadaki çorap sabunlu suya ışınlanır...
Blogçuğunuzu tesadüf eseri okudum... -çuğunuzu küçümseme anlamında değil sevimli anlamında kullanmak istedi parmaklarım... Sevgileeeerrrrr... Arzu Kalyoncu arzukalyoncus@hotmail.com

Nerde trak Orda bırak dedi ki...

Heeee :) sende blogcuğunaaaa yazı yazarsın inşiyallahhh:)):)

Begonvilli Ev dedi ki...

O kadar cin fikirli bi kızdım ki, o yaşımda o saat anlamıştım Amerika'dan aşırma olduğunu.''Hadi be, bunlar bizde yok kii,'' der yine de o güzel eve, bahçeye, hiç bir ailede görmediğim sevimli köpekcik Fındık'a iç geçirerek bakardım. Çünkü hakkını yemiyelim, çizimleri güzeldi.

Begonvilli Ev dedi ki...

Ben Amerikalı sanıyordum ama , bir Belçikalı yumurtlamış bütün bunları.

Nerde Trak Orda Bırak dedi ki...

Çizimlerini ben de çok severdim, ama bizim ülkeye bizim nesle çok fazla geliyordu bütün hepsi. Mahvetti bizi Ayşegül :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...