30 Temmuz 2011 Cumartesi

Bursa'da ulu on gün


Ulucamii, Uludağ, Uluyol, Uluçınar…     
Şayet ulu bir kent hayal ettiysen burası Bursa olur…
Otoyoldan şehre yaklaşıp da; Uludağ eteklerindeki manzarayı gördüğünde, kent sana hâlâ Osmanlı’yı anımsatıyorsa gerçekten de ulu bir kente misafir olduğun için şanslı say kendini…
O kadar şanslısın ki, nerdeyse Yarhisar tekfuru Mihalis’in kızı Holofira’nın (Nilüfer Hatun’un) henüz Orhan bey’le evlendiğini düşünürsün.
Çok mu tarihe daldım?
Tamam, o zaman çıkalım tarihin derin sularından. Kendimizi yeni yapılmış modern otobüs terminalinde bulalım. Otobüs terminalleri… Ayrılıkları da kavuşmaları da aynı anda yaşatan zıtlıklar mekânı. Bu mekânda inmek için herkes bir an önce sabırsızlanır. Otobüs hızını düşürüp nazlı nazlı terminale doğru ilerlerken yolcular, sabırsızca üst bagajlardan el çantalarını uyuşmuş bacaklarına rağmen alırlar.
… işte kent merkezi. Eskidendi çok eskiden, burası otobüs terminaliydi, şimdiyse “kent merkezi alışveriş merkezi.” Zamanın acımasızlığı bir kez daha yüzüne çarpar. “Ne kadar çabuk burası kent merkezi oldu” dersin. Oysa buralar nasıldı? Hoppss yaşlanıyor musun ne? Yok yavvv?
Zamana inat; Bursa’da zaman içinde zaman; Osmanlı’yla birlikte Türkiye’nin yozlaşmış apartman kültürünü de aynı anda yaşarsın.
Türkiye’de bu kent mimarisi kimin tarafından yaratılmış diye sürekli sorguladığım –bir cadde, caddeyi kutsayan sağlı sollu ikinci sınıf apartmanlar ve caddenin ortasında heykel. Arka sokaklarda ne var, diye sorma bana? Bilirsin işte üçüncü veya dördüncü sınıf apartmanlar-
Oysa Bursa’da; Uludağ’ın eteklerinden mi, yoksa Osmanlı’nın ilk başkenti olmasından  kaynaklanan müthiş bir kent hazinesi olan tarihi eserlerinden mi;  ne kadar sanayi şehri olursa olsun yok edilemeyen, yok olmayan muhteşem yeşilliği mi, Bursa’yı diğer kentlerden ayrı bir yere koyar.
Burada “aynılık” yoktur. Hani bazı insanlar için nev-i şahsına münhasırdır, deriz ya, Bursa’da böyle nev-i şahsına münhasır bir kenttir.
Kapalıçarşı, Aynalıçarşı, Kozahan…
Peki;  Yeşil Türbe, Yeşil Camii, Ulucamii, Murat Hüdavendigar Camii, -Osmangazi, Orhangazi, Yıldırım Beyazıd Türbeleri,- Süleyman Çelebi Türbesi, Karagöz, Karamustafapaşa Hanı, Atatürk Evi, Atatürk Av Köşkü, Somuncu Baba Türbesi, Tezveren Hazretleri, Kent Müzesi, Irgandı Köprüsü, Bizans Mağaraları, Cumalıkızık, İnkaya (tarihi çınar) desem, yeterli mi?... Tamam, ne dediğini işittim…
Ya ilk yerleşim alanları; Pınarbaşı, Tahtakale, Tophane, Muradiye, Gökdere… Bursa’ya gidip de, buralara gitmemişsen, Bursa’yı gördüm sanma kendini.
Bursa’da dolaşırken acıktıysan doğru Reyhan çarşısında köfteci Kemal’de al soluğu. Mekânın salaşlığı düşündürmesin seni. Leziz köfteleri midene indir afiyetle. Yok salaş yerlerden hoşlanmıyorum, ben lüks ve fena halde hijyenden hoşlanıyorum dersen, o zaman meşhur İskender kebapçısına gideceksin. İstersen üstüne kestane şekeri de yiyebilirsin.
Sizin şehirde görünümü lahmacuna benzeyen ama adı “cantık” olan bir yiyecek var mı bilmem? Burada çok meşhur. Peki tahanlı çörekleri. Çarşı dönüşü ikindi çayının yanına ya da sabah kahvaltıya da alabilirsin. Benden söylemesi.
Eeee demlenmeyi sevenleri de unutmadım elbet. Arap Şükrü desem, Arap Şükrü sokağı desem, “vayyy” dersin. Bu sokağın önünden dahi geçerken için şenlenir, “yahu gidip şurda iki tek atsam n’olur?” dersin. Arap Şükrü’nün önündeki balıkçı tezgâhlarını Bedri Rahmi Eyüboğlu görseydi mutlaka “oyy anam oyy Bursa’da balık” temalı bi tablo bi de şiir patlatırdı.
İnkaya’ya gidip 600 yıllık Uluçınar’ı mutlaka görmelisin. Çınar’ın ulu gölgesinde doğanın huzurunu duyumsayarak, aceleci bir sincabın koşmasını izlemek sana da büyük heyecan verir eminim.
Eğer Bursa’yı bir ağaçla eşleştirmek gerekirse bu ağaç çınar ağacı olur, kesinlikle. Her mahalleyi bir çınarın gölgesi serinletir,  yaprakları da yerleri süsler.
Peki konfeksiyona inat hâlâ kumaşlara tutkuyla bağlıysan ve herkesle bir örnek giyinmek istemiyorsan, hemen İpekiş’e git. Ağaçlar içindeki bahçesinden girip de sağa kıvrıldığında 60’lardan kalma modern vitrinine vurulursun benim gibi “vintage” düşkünüysen. Vitrin camının dışa doğru açısı, kumaşların taş mankenlerin üzerinden dökülmesine mest olursun, baştan söyleyeyim. Harika rengârenk kumaşlara bakmaksa seni bilmem ama bana çok güzel gelir. Hele ki sempatik tezgâhtarıyla (inadına satış görevlisi değil) hem sohbet edip hem de bir şeyler kestirmek ruha nasıl iyi gelir. Sanki o anda çocukluğumdan beri geldiğim Bursa’da ve İpekiş mağazasında Nil’in 12 yaşındaki halini görmüş de, o sevinci yaşıyorumdur.
Bu kadar ipucundan sonra buraya çocukluğumdan beri geldiğimizi anlamışsındır. Ehh çocukken bu diyarlara gelip de lunaparka gelmemişsen, çocukluğunu eksik yaşamışsındır. Dönme dolabın en tepesinde elektirikler kesildiğinde,  yükseklik korkumu orda şehre avaz avaz bağırarak ilan etmişimdir…
Yükseklik korkusu deyince aklına ne gelir? Elbette Uludağ ve teleferik. Karlı bir güne inat, ağustos ayının ılık bir günü teleferiğe Arap diyarlarından gelen insanlarla beraber çıkıyoruz. Aman Allahım, zirveye doğru baktığında sanki bir ağaç denizi, aşağıya Bursa’ya baktığındaysa bina ovası. Binaların işgaline yüz çevirip, gözümüzü zirveye ve ormana dikip bu güzel manzarayı içime çekiyorum. Bi yandan da teleferikteki diğer insanlarda aynı heyecanı yaşıyoruz. İlk durak Sarıalan,  sonrasında ikinci teleferiğe biniyoruz. Hani bazen denir ya, cennet böyle bir yer olmalı. Evet biz o mutluluğu, sevinci içselleştiriyoruz. Yüz kaslarımıza baktığımda bu güzellik bize çokk iyi gelmiş, belli…
İşte zirvedeyiz. Bırrrrr. Ne soğuk. Anlamsız ıvır zıvır satan hediyelik eşya dükkânından bir hırka almak geliyor içimden. Anlamsız ama hediyelik eşya satan dükkânlarının neden var olduğunu da anlıyorum. Çok küçük paralarla eğlenip kahkahalar atmak için. Neyse sonrasında nefis bir bitki örtüsü içine doğru yürüyoruz. Etraf kendin pişir kendin zıkkımlancılarla dolu. Duman duman. Zıkkımlanmayacağız işte. Yürüyoruz. Heyttt o da ne? Salıncaklar. Zaman bize oyun oynuyor burada. 12 yaşındaki gibi bin salıncağa ve önce yavaştan sonra uçarak sallannnnn…. O ne uçmak öyle kardeşim? Nerdeyse dairesel bi şekilde döneceğimi hissediyorum. Zirvede, adrenalinde zirvede…
Bu kadar sallanmak, ciğerlere oksijen çekmek yeter. Hepsi birbirine benzeyen Çinliler gibi hepsi birbirine benzeyen altın dişli, ve konuşmaları “yallah yallah” tan ibaret olarak algıladığımız Araplarla teleferiğe binmece. Ne kadar kalabalık…
Hani yokuş aşağı hızla inerken içinden bir şeyler boşalır gibi olur ya, teleferiğin geçiş yerlerinden geçerken bunu fazlasıyla hissediyorsun. Eğer daha da eğlenmek istiyorsan, utanma. “Haeyyyyyyy, vaaaaaa” diye bağır gitsin. Sanki işaret fişeği atmışsın gibi diğer insanlar da senin gibi bağırmaya başlar. Ve kahkahalarrr… Araplarla birbirimizi ne tanıyoruz, ne de aynı dili konuşuyoruz, ama insan olmamız ve insani özellikleri taşımamız hepimizi orada birleştiriyor. Birbirimize bakıp keyifle gülüyoruz.
Peki son bir soru? Bir yerden ayrılmadan önce ne hissedersin? Biliyorum, hüzün diyorsun. Sanki daha önce ayrılacağını bilmiyormuş gibi eğlenerek geçirdiğin nefis günler bittiğinde, gitmek günü gelip çattığında hüzünlenirsin işte…
Biz de öyle olduk.

Not: Bu yazım www.tilki.co isimli tatil ve otel rezervasyonu yapan sitede birincilik ödülünün sahibi olmuştur.




28 Temmuz 2011 Perşembe

Yassıada Demokrasi Müzesi oluyor



Bazen İstanbul’u özlüyorum. Metroya bindiğimde son durak Bornova yerine, onbeş dakikada İstanbul’a ulaşsam diyorum. Taksim’e gitsem, kitapçıları gezsem, Bursa Çiçek Köftede bi köfte yesem, çikolata büfesinden bi bademli bitter çikolata alsam, o küçük pasajdaki takıcıya gitsem, değişik yüzük yapmış mı baksam, alsam istiyorum…
Sonra Adalara gitsem…
Feribotla değil ama. Uzun yolculukla, şehir hatları vapuru ile… binmeden önce de iki simit alırım. Belki de üç. Belki de dört. Yok mu arttıran?:) Önce güverteye çıkarım. Bir simidi kendime ayırdıktan sonra, kalanını martılara atarım. Vapurun denizi lime lime yırtıp, oluşturduğu köpüklerden birini tutarım. Bu benim çok küçükken icad ettiğim bi oyundur. Zaman ne kadar çabuk geçti oyunu.
Martılar çığlık çığlığa bağırır. Alfred Hitchcock’un kuşlar filmini çeviririz sanki. Abartmayayım yaa şimdi. Şimdi balık var mıdır? Olsun olsun…
Benim derdim Adalarla. Prens Adaları demişler buraya. Güzel isim. Kınalı, Heybeli, Büyükada, Burgazada… Büyükada güzeldir güzel olmasına da bana pek bi burnu büyük gibi geliyor. Ben de sevmem burnu büyüklüğü. Daha basit ve mütevazı yaşam çeker kendine beni. Burgazada’yı daha çok severim. Çamlı yollarında yürümesini. Uzakta siluet halinde kalan İstanbul’a bakmayı.
Orada yaşayanlar İstanbul’da yaşarken, İstanbul’dan çok farklı bi hava alıyorlar. Güzel olmalı. Ama seviyorsan yaz kış oturcaksın kardeşim. Yok öyle yazın gideyim, kışın kaçayım…
Oysa adalar Avrupa’da da, Türkiye’de tarih boyunca sürgünlere, işkencelere, idamlara sahne olmuş. Kötü…
İstanbul’un bi de Yassıada’yla  Sivriadası var. Ama her ikisine de Hayırsızadalar denmiş. Çünkü hayırlı işler olmamış orada. Taaa Bizans’tan beri. Halka ibret olsun diye! Muhaliflerine ağır işkenceler yapmışlar. Kimi zamansa gözlerine mil çekip bu adalara göndermişler. Açlık ve susuzluk içinde ölsünler diye. Din adamlarının, sürgün günlerinin mekânı olmuş Hayırsızadalar.
Köpekler de nasibini almış Hayırsız adalardan. 1911 de İstanbul’da başıboş sokak köpeklerinin sayısı artınca, şehri modernleştirmek amacıyla!!! zamanın şehremini Cemil Topuzlu köpek katili olarak nam salmamak için binlerce köpeği Hayırsızadalara sürmüş. Su ve yiyeceğin olmadığı bu adada önceleri zaptiyeler bırakılmış köpeklere yemek ve su vermesi için. -Tabii bunun göstermelik olduğu belli.- Kısa süre sonra zaptiyeler terk etmiş burayı. Sonrasında köpekler açlıktan birbirlerine saldırarak, parçalayarak can vermişler. Temmuzun sıcağı lodosla birlikte leş kokularını İstanbul’a kadar taşımış.  Derler ki köpeklerin inlemeleri çocuk ağlamaları gibiymiş. İstanbul halkının canı acısa da yapacak bişey var mı? Emir büyük yerdenmiş!!!
      … sene 1960 Menderes Hükümeti iktidarda. 27 Mayıs’ta malum askeri darbe. Onlar da 
Yassıada’da yargılandılar ve haklarında çıkarılan karar: idam…  bugün yeni yeni dizilere         konu olmaya başladı. Belgeselleri yeni izliyoruz. Olaylara tanıklık edenleri yeni okuyoruz gazetelerde… halk bunca acıdan sonra buraya Yassıada yerine Yaslıada demiş. Nasıl demesin? Bu kadar haksızlık, işkence ve hukuk!!!
27 Mayıs 2008 yılında Genç Siviller ve yargılanıp idam edilenlerin yakınları adaya   demokrasi çıkarması yapmıştı. O günden bu yana iki yıl geçti. Ada şu anda boş. Yargılamaların yapıldığı spor salonu terk edilmiş, metruk durumda.
Artık nihayet geçmişimizle yüzleşebiliyoruz. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay gelecek nesillere ibret olması için adaya “demokrasi müzesi” yapılacağını, ikinci projelerinin de buranın turizm potansiyelinin en güzel şekilde değerlendireceğini ifade etmiş. Günay “Yassıada hukuk dışı uygulamaların, yargının siyasallaşmasının kötü bir örneğidir. Yakın tarihimizin acı sayfalarından biridir. 27 Mayıs, 1908 İkinci Meşrutiyet’ten beri askeri darbelerin hortladığı tarihtir. Geçmişimizle yüzleşmeyi çok doğru buluyorum” demiş.
Doğru söze ne denir? Artık hayırsızada, hayırlara vesile olsun. İsmi de Hayırsızada olmasın bence. Halk her zaman doğru söyler: Yaslıada olsun.


 Not: Nette İdamlarla ilgili çok fotoğraf var fakat onları buraya koymayı yüreğim kaldırmadı. 

22 Temmuz 2011 Cuma

Mobidik


Uzandım,
gökyüzünü üzerime,
çekmeden önce
Elimi uzatıp,
bir yıldız kopardım
ve denize attım.
Denizden bir balık çıktı,
Kaşlarını çatıp,
Şişşttttt
Lütfen rahatsız etme
uyuyoruz,
çevreye verdiğin zarardan
dolayı seni 4442535079852326270877
numaraya şikayet ederiz,
haaaaaa!
Bakkk sennn!!!
Bana bak, balık mısın nesin?
 kurumlara başvurma.
Bu işi aramızda halledebiliriz,
sana hakkımı helâl etmem.
Senin için neler yapmadım?
Değil yavru balığını
Seni bile yiyemiyorum
Bi kokun var maşallah
bi baş ağrısı, bi migren.
Üstelik bunlar yetmezmiş gibi
Greenpeace le birlikte
 yavru balık
büyütmeye çalışıyorum
twitter ve facebook dan
daha ne yapayım?
Anladık dedi balık hanım
Hem bu havan kime bebeyim?
Bugün, Alexander Calder
Sayesinde google
anasayfadasın
diye mi?
Peh!
Biz zaten bütün sanatçılara
ilham kaynağı
oluyoruz.
Burnun çok büyük balık
balıklığını bil,
Senden büyük Allah var
Sustu nihayet
………………….
Ben yine gökyüzüne daldım
Bakarken, bakarken bir köpek yanıma yaklaştı
Afedersin abla
yolumu kaybettim
Elinde yazılı kağıdı uzattı
Yolu tarif eder misin navigasyon cihazım
bozulmuş da…
Hey allam sen de mi, sen de mi?
duygularından ve içgüdülerinden
kurtulup makinalaşmaya
doğru yol almaya çalışıyorsun?
Aldım elinden navigasyonu
ayağımın altında ezdim.
Köpek, sen de
 duygularından arınan
makinalaşan insana
özenme
Tamam özenmicem  söz…
Adresi tarif et.
Ettim gitti.
Sonra sen geldin
elinde sapanla
ve biz saçma sapan konuşmaya
başladık,
saçma sapan da güldük
Ben bazen anlamayıp ‘’ne?’’diyordum
Sen ‘’zıııttrenköööyyyy’’
O gece ne komik, güzeldi
Sabaha kadar saçma sapan
Şeyler konuşup,
Saçmasapan da gülmüştük
Bu sıcak yaz gününde
Tam da şu an,
artık panik yapmaya
başladım
Bu yazı, yeni nesir
Sonunu nasıl kapatacağım
Ne???
Hava sıcak kapatmayayım mı? 
Nesirimin sonunu…
Tamam seni mi kırcam?
Açık kalsın
Essin püfür püfür
Serinleyelim biraz…



21 Temmuz 2011 Perşembe

Sağlı sollu ilerleyelim ortayı işgal etmeyelim


Yazının başlığından da anlaşıldığı  üzere bugün karayollarına çıktık. İstikamet Urla. Vızzt diye on beş  dakkada Urla’ya varmak için hemen otoyola çıktık.
Çıktık da ne gördük?

Otoyol gişelerinde çoktan kartlı sisteme geçti. Gelin görün, gördüğünüzde de gözlerinizi açın ki, sürücüler otoyol gişesine, girişte kartı basıyorlar.
Hay bindokuzyuzaltmışbindört kunduz. Bi tamponla şunları dokun da olaya uyandır. Gişe girişinde kart basılmıyor, çıkışta basılıyor.
Aynen paralı gişelerde olduğu gibi kuyruk oluşturuyortlar.
Ben sürücülere bakmaktan, “ay bu basar, bu basmaz” diye tipine bakıp süzme olup olmadığını anlamak için gişeler arasında zikzaklar çize çize mahvoldum.
Nihayet otoyola girdik. Vıınnn diye bi an önce Urla’ya gidip şaane denize cosss diye atacaz kendimizi.

Ben ortadirek bi vatandaş olarak her daim orta şeritten giderim. ne yavaş -hınnn hıınn- diye arabaya gaz verişrim ne de sol şeritten zorrrtttt diye gazlarım.
Zaten yaz  aylarında Çeşme otoyolunda sol şeritten gitmek için arabanın 180-200 basması gerekiyor. Arkadan gelen arabayı dikiz aynasında görmenle adamın yanından vızztt diye sivrisinek misali geçmesi anında oluyor. Benim de ööle birmilyonbeygir gücünde arabam olsa sivrisinek gibi uçarım.
Sakınnn haa, yanlış anlamayın arabamı çok seviyommm. Arabamın  havasına suyuna ayrı ihtimam gösteriyorum, o ayrı.
Gelelim otoyolun orta şeridine yayılan dangıllara. Bu dangıllara ne kadar flşaşör çakarsan çak, umurlarında değil. Allam bi rahatlık vermiş, o kadar olur. Ee o zaman ben ve benim gibiler ne yapıyor; bu dangılları sağlıyor. Bu sefer bunlar hırs yapıyor, tintin giderken hemen gazlayıp, yanına geliyorlar bi müddet aynı hizada gidip, sonra “bakkkk  aslında ben ne hızlı araba kullanıyorum” mesajını çaktıktan sonra gazlıyorlar.
Ayyyy ben de bi şaşıyorum ki bunlara o kadar olur! Aman yalebbim bu hayatta ne hızlı giden yiğidolar varmış, yoksa maykıl şumaerin yandan yemişi misin nesin sen diyorummm.
Bugün de bi tanesini flaşörledim. Bu da rahat yiğidolardan biriydi. Sağa geçmeyi hele ki bi kadının “hoopss çekilsene” demesini gururuna yediremedi. Ben de sağladım. Aman yalebbim bu bi hırs yap, bi hırs, zırt aynı hizada, bizim arabanın yanında bitti... adama bi baktım Ediz Hun gibi pırasa saçlarını yandan ayırmış, 70 lerden kalma bi saç traşı. Bi de salak salak sırıtıyo. Dişlerini yeni yaptırmış ondan zaar. Ön iki dişi 20x25 lik ebatındaydı. Bi de derz dolgulu falan. Canım milyarları dişe yatırdım ziyan olmasın, kullanayım bari diyor herhalde. Güle güle kullan ediz beyciim dedim içimden. Umarım tez zamanda gömmezler o dişlerini.
O sırada benim cd çalarda Sıla’dan Alain Delon’um benim şarkısı çalıyordu. Nakaratta “aallaaaahhh alllaaaaaahhh” kısmı gelmesin mi? geldi? Bu bana mı diyonn, dedi. Ben de ohh tam yerine manzara geldi bi oturtiyim bari dedim. Kolumu  camdan çıkarıp,parmaklarımı açarak, teflon tavadaki köfte gibi elimi döndürdüm. “sana hemşerim bişi mi var” dedim. O da bana aynı hareketi yapıyor. “bababababa havalara nasıl da geriniyor / Alain Delon’um benim nasıl da kasılıyor / No no no no almayayım başkası alsın / tipim değilsin / üstü kalsınnnn/
bu da mı bana diyor? Evet sana adama bakar mısın iyi ki bi diş yaptırmış kendini bişi zannediyor. Bu sefer elimi sulu köftenin köftesi gibi yaptım gaza bastım, sağ şeritten onu solladım.
Hani  Amerikan filmlerinde seyrederdik otoyol sapıklarını, allamm bu da otoyol sapığı olmasın dedim.
Offf, neyse değilmiş. Gitti nihayet.
Sağ şeritte giderken koca bi kamyon lastiği parçalanmış, orda yolun ortasında öööle duruyoır. Bereket sağ tarafta bi boşluk vardı da, oraya sağladım. sağın sağına da ulaşmış olduk böylelikle!
Oysa bir kilometre ötede, karayollarından ekip var, eline bayrak almış, araçları yönlendiriyordu. Kaza olcak allam korusun, gidip alsalar ya! Yok olmaz, şimdi bunlar derler ki; Çeşme otoyolunun 41. kilometresinden sorumluyuz, 40. kilometre bizim sorumluluk alanımızda diil.
Offf ya, sinir oldum
Sinir olmaya başlayınca bana bişey oluyor, her aksaklığı görmeye başlıyorum: saat sabahın 11 de elektrik direkleri gündüz gündüz yanıyordu.
Bu ne yaa böyle? Allllaaaaahh Allllaaaaaaahhh, Sıla’nın nakaratı.
Nerde bu devlet, nerde bu millet…



18 Temmuz 2011 Pazartesi

Özgürlük için


Tercih,
doğrulama
reddetme…
Hiçbiri değil dostum
büyüme, genişleme
derine inebilme
özgürlük.
Bilinmeyene yolculuk
ve kovalamak
canın ne istiyorsa,
bazen
her şeyi içine alan
sevgi
peşinden gelen acıyla birlikte
bazen
bilinmeyenin korkusu yüzünden
avucundan kayıp giden,
ruh hali.
Sonsuz arayış
sorgulama, deneyim
ve özgürlük
özgürlüğün doğrulaması…

17 Temmuz 2011 Pazar

Kes, kopyala, yapıştır Türkiye


Kaşıkçı elmasına dair, şehir efsanesi vardır bilirsiniz. Adamın biri çöplükte bu elması bulur ve üç tahta kaşık karşılığında, elması kaşıkçıya verir. Kaşıkçıda bi kuyumcuya  bir kese akçe karşılığı verir. Kaşıkçı elması, bu şekilde takas edilerek, en sonunda padişahın eline ulaşır.  Ben bu şehir efsanesine inanmamakla birlikte, Türkiyelilerin eskiye  ve kültürüne,  ne kadar değer verdiğini bu hikayeyle  gösterdiğini düşünüyorum.
Öyle ki seneler önce tanıdığım bir kadın;  eski bir eşya, obje gördüğünde,  buna hemen burun kıvırıp, ‘’eskinin eşyası’’ diye küçümsüyordu. İçimden  o zaman, ona eskinin bi Osmanlı tokadını yerleştirmek gelirdi. Bu kadın Sivas’ın bi köyünde dünyaya gelmiş. Daha sonra memleketine gittiğinde‘’ya var ya, köy evleri, köy evi olma özelliğinden çıkmış, hepsinde, hep aynı çekyatlardan ve aynı masalardan. Eskiden köy evi denince kendine özgürlüğü vardı. Şimdi böyle bi şey kalmamış’’ diyerek kendi kendiyle çelişerek, kalesine gol atma becerisini de göstermişti. Yine tanıdığım bir başka kadın evindeki çok değerli halıyı, eski diye, eskiciye verip, plastik leğen falan aldığını da söylemişti. Plastiği ol kadar seviyordu ki, evin bütün eşyaları plastikten olduğu gibi, bu durum ruh haline de yansıyıp duyguları ve sözde insan  sevgisi de gayet plastikti. Kokuyordu plastik plastik. Kulaklarına kadar açtığı ağzından fırlayan dişlerin plastik olduğunu düşünmeye başlamıştım artık.
Sadece Türkiye değil, artık dünya evleri bile aynı, İsveçli büyük bi mobilya devi sayesinde . İspanyalı bir kadının mutfağında da, en azından bir kaşıklığı var, biliyorum bunu.  Dünyadaki bütün evler aynı ve sıkıcı.
Dün gece tv de bi gezi programında Kolombiya’yı izledim. Burası çok renkli bi ülke.  Renkli olmasının yanı sıra ritim sokaklarda… Tabii bu da ülkeyi sosyal, hareketli kılıyor. En önemli yanı ise, bugünlerde gazetelerde çokça ilanlarını gördüğümüz, ve içime hafakan ruhunun basmasına neden olan,  paketlenip, süslenmiş ve dolayısıyla plastikleşmiş paket tur turizmi yok. Kolombiya’yı izlerken, buranın global dünyanın dışında kalmayı başarabilmiş ender ülkelerden olduğunu düşündüm. Ne bir mac donalds, ne de cola reklamı vardı. Seyyarda satılan, sulu sulu mango meyvaları, Bodrum’da satılan kaktüs meyvalarını anımsattı.
Bugünlerde mevsim gereği canım dondurma  istiyor. Gittiğim her pastanedeki aynılık, sinirimi de bozuyor. Buzdolabındaki dondurmaların plastik kaplardaki hali burnumu sağa ya da sola doğru döndürüyor. Eskiden dondurma makinalarındaki  dondurmalar çelik kapların içinde, dondurmayı koydukları kaşık da, çelikten olurdu. Her pastanenin kendine özgü bi dekorasyonu, ruhu olurdu tabii. Hızla büyüyen inşaat sektörü  ve buna bağlı gelişen malzemeler sayesinde, Türkiye’de her mekân tadilatta. Kitch kitch yaldızlı seramiklerin ya da gri granitlerin üzerinde kaymadan yürümek için adımlarınızı itina ile atarken, duvarda nazi bıyıklı, asık suratlı adamın siyah beyaz fotoğrafına bakarken, bilmemneoğulları 1934 den bu yana… diye yazıyor. Ve ben de diyorum ki ‘’ eeee neden peki kıydın kendine? Seni, yeni kurulmuş bi işletmeden ayıracak en belirgin özelliğin nerde, hangi çöplüğe attın?’' Nazi bıyıklı, asık yüzlü adamın fotoğrafı yeterli mi senin için?
Bu eskiye değer vermeme, yıkıp yenisini inşa etme hali ergen bi düşünce tarzıdır. Kendimden biliyorum. Ergen anlayış düşüncelerinden henüz kurtulamadığım kadar genç olduğum bi dönemde, babamla birlikte Beyoğlu’na gitmiştik. Babam ‘’hadi gel seni güzel bir lokantaya götüreyim.’’ demişti. Ara sokakta Ağa camiinin karşısındaki, Ağa Lokantasına gidip, ikinci katına çıktık. Benim o yaşıma ve o garip ergen anlayışıma göre o kadar eski bi yerdi ki, bana milattan önce kalmış, asırlık bir yer gibi gelmişti. Güzel masa ve sandalyeleri, yaşlı garsonları ve değişik bi atmosferi vardı. Yemeklerin tadını hatırlamıyorum ama yemeğin üstüne tatlı yiyeceğimiz zaman, babam  bana meyve tatlısı tavsiye etmiş ama ben kafamın dikine gidip, sakızlı muhallebi istemiş fakat tatlının ağırlığından yiyememiştim. Babam çıktığımızda lokantayı beğendin mi diye sormuştu. Ne tatlısını ne de lokantayı beğendim, demiştim dangul dungul. Babam da gülmüştü bana…
Çok sonraları öğrenecektim orası kendine özgü sayılı yerlerden biriydi.
Ben o  zamanlar Amerikan filmlerine özenip, ayaklarımı balkon demirlerine dayayıp, teneke kutudan berbat tadı olan kola içmenin marifet ve tikilik olduğunu sanıyordum. Amerikan filmlerinde bunlar masaya ayaklarını diker gevşek gevşek otururlar ya…
Türkiye’nin durumu tam da bu mu? Amerikan filmlerine özenip, masaya ayaklarını dikip, Amerika’ya veryansın çekmek.  Sonra da yıkıp yenisini yapmayı, yenilenmek sanmak. Kültürüne sahip çıkmamak.
Tarih sadece kitaplarda değil. Tarih evlerde, sokaklarda, şehirlerde. Yirmi yıl önceki bir sinema yerinde duruyor mu? Okul dönemimize ait bir kırtasiyeci yerinde mi? Yerindeyse aynı mı? Değil.  
Plastik bir samimiyetimiz olduğu gibi, plastik bir kültür anlayışımız var.    

12 Temmuz 2011 Salı

Dorothea Lange



“Çek ellerini! Çektiğim fotoğraflara kesinlikle dokunmam, karışmam ya da herhangi bir düzenlemede bulunmam.” Yüzyılın belgesel fotoğrafçılığının gelişmesinde büyük katkıları olan Amerikalı fotoğrafçı Dorothea Lange’ın prensiplerinden biriydi, söyledikleri…
Hoboken New Jersey’de, 26 Mayıs 1895’de dünyaya geldi.
Kariyerine New York’ta başladı. Colombia Üniversitesi’nde 1917-19 arasında Clarence H. White’ın himayesinde sürdürdüğü çalışmaları, 1919 yılında San Francisko’ya gelişinde portre stüdyosu açmasıyla devam etti.


Daha sonra Büyük Bunalım’ın yoğun etkisiyle, kamerasını stüdyodan sokağa çevirdi. İlk kocası ressam Maynard Dixon ile birlikte, 1930’ların başında, Güney Batı’ya hareket ettiler. Burada Amerikan yerlilerinin fotoğraflarını; ekmek, su kuyruklarını, evsizlerin, kaybetmiş ve umutsuz insanların fotoğraflarını çekmeye başladı. Bunlar Dorothea Lange’ın ilk belgesel çalışmalarıydı.
Evsizler üzerine yaptığı vurucu çalışması, kısa sürede yerel fotoğrafçıların ilgisini çekti ve sonrasında Tarım ve Güvenlik Örgütü (FSA) çalışmaya başladı.










En bilinen çalışmaları Büyük Bunalım zamanı, Tarım ve Güvenlik Örgütü (FSA) için yaptığı çalışmalarıdır. Tarımda modernizasyon ve makineleşmeyle baş edememiş, kuraklık ve verimsizlik gibi etkenler de eklenince, doğdukları topraklardan göçmek zorunda kalan, merkez eyaletlerdeki tarım işçilerinin sorunlarıyla ilgilenip, parasal yardım amacıyla, Roosewelt tarafından kurulan birçok ajanstan biriydi, Tarım Güvenliği Örgütü.
FSA ile birlikte yaptığı bu çalışma sırasında, Büyük Bunalım’ın insanlar üzerinde oluşturduğu trajik tabloyu en etkileyici biçimde gösteren Lange’ın fotoğrafları, belgesel fotoğrafçılığın gelişmesine önemli katkılarda bulundu.




1935’te ikinci kocası ekonomist Paul Schuster Taylor ile evliydi ve birlikte çalışmaya başladılar. Göçmen ailelerinin çektiği sıkıntıları fotoğraflayan Lange, Taylor’un makale ve dilekçeleri ile birleşince Amerikalıların ne durumda olduklarının görülmesi ve hükümetin konuyla ilgili bir şeyler yapması açısından oldukça ikna edici oldu.




Lange’ın 1935-40 yılları arasında FSA için yaptığı işler; göçmen ailelerinin zor durumunu gözler önüne tüm çıplaklığıyla serdi. Gazetelere ücretsiz olarak verilen, dokunaklı, acıklı ve bir o kadar da gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren fotoğraflar, tüm eyaleti hatta ülkeyi dolaşarak kısa sürede döneminin ikonu haline geldiler.






En ünlü fotoğrafı; Göçmen İşçiler Kampı’nda yaptığı altı karelik çekimin son karesi olan “Göçmen Anne” fotoğrafıdır. Anlatılanlara göre; Lange fotoğraf makinesini doğrulttuğunda, ayakta duran iki çocuktan, yüzlerini arkaya çevirmelerini istiyor. Çünkü fotoğrafı çekmek üzereyken çocuklar gülüyormuş. Daha etkileyici ve umutsuz ruh halini fotoğrafa yansıtabilmek için, çocuklarının gülümsemelerinin görülmesini istememiş. Sonra çocuklardan böyle istekte bulununca, çocuklar korku, tedirginlikle, devekuşu gibi yüzlerini annelerinin omuzlarına gömmüşler.
Bu fotoğrafı nasıl çektiği ile ilgili şunları söylemiş Lange: “Aç ve ümitsiz anneyi gördüm ve yaklaşmaya başladım. Sanki manyetik bir güç beni onlara çekiyordu. Oradaki varlığımı, ne yaptığımı ve kadına yönelmiş kameramı nasıl açıkladığımı hatırlamıyorum. Fakat bana hiçbir soru sormadığını çok iyi hatırlıyorum. Aynı yönde her seferinde daha da yaklaşarak beş kare daha çektim. Adını ya da hikâyesini sormadım. 32 yaşında olduğunu söyledi. Etraftaki tarlalardan toplanan donmuş sebzeler ve çocukların öldürdüğü kuşlarla yaşıyoruz dedi. Biraz yiyecek alabilmek için az önce arabasının lastiklerini sattığını söyledi. Ona sarılan çocuklarıyla birlikte oldukça yıpranmış, eski püskü bir çadırın önünde oturuyordu. Çektiğim fotoğrafların ona yardımcı olabileceğini düşündüğü için bana yardım etti.” 






John Steinbeck’in Gazap Üzümleri adlı romanını yazarken, Lange’nin FSA için hazırladığı fotoğraf arşivini gözden geçirdiği ve romanda Dorethea Lange’ın fotoğraflarının düz yazı ile tanımlanmasına çok benzeyen pasajların bulunduğu da bilinir.


Lange 1941 yılında, o güne kadar fotoğraf alanındaki çalışmaları ve başarıları nedeniyle Guggenheim Bursu’yla ödüllendirildi. 2. Dünya Savaşı Lange’ın FSA’daki işinin son bulmasına neden oldu. Fakat bu hayatında yeni bir sayfa açtı; Pearl Harbor saldırısından sonra yaşadıkları yerlerden ayrılmak ve Amerika’nın batısında kamp kurmak zorunda bırakılan Amerikalı Japonların durumunu belgelemek için, yapacağı çalışmaya dikkatleri çekmek için ödülünü geri verdi.




Lange 1941 yılında, o güne kadar fotoğraf alanındaki çalışmaları ve başarıları nedeniyle Guggenheim Bursu’yla ödüllendirildi. 2. Dünya Savaşı Lange’ın FSA’daki işinin son bulmasına neden oldu. Fakat bu hayatında yeni bir sayfa açtı; Pearl Harbor saldırısından sonra yaşadıkları yerlerden ayrılmak ve Amerika’nın batısında kamp kurmak zorunda bırakılan Amerikalı Japonların durumunu belgelemek için, yapacağı çalışmaya dikkatleri çekmek için ödülünü geri verdi.




11 Ekim 1965 yılında, San Francisko’da, 70 yaşındayken öldü. Ölümünden sonra kocası Taylor, fotoğraflarını California Oakland Müzesi Sanat Departmanı’na hediye etti. Koleksiyonda 25000’den fazla negatif, 6000 kadar baskı, Lange’ın kişisel dökümanları ve kitapları yer alır.



En ünlü fotoğrafı; Göçmen İşçiler Kampı’nda yaptığı altı karelik çekimin son karesi olan “Göçmen Anne” fotoğrafıdır. Anlatılanlara göre; Lange fotoğraf makinesini doğrulttuğunda, ayakta duran iki çocuktan, yüzlerini arkaya çevirmelerini istiyor. Çünkü fotoğrafı çekmek üzereyken çocuklar gülüyormuş. Daha etkileyici ve umutsuz ruh halini fotoğrafa yansıtabilmek için, çocuklarının gülümsemelerinin görülmesini istememiş. Sonra çocuklardan böyle istekte bulununca, çocuklar korku, tedirginlikle, devekuşu gibi yüzlerini annelerinin omuzlarına gömmüşler.

Bu fotoğrafı nasıl çektiği ile ilgili şunları söylemiş Lange: “Aç ve ümitsiz anneyi gördüm ve yaklaşmaya başladım. Sanki manyetik bir güç beni onlara çekiyordu. Oradaki varlığımı, ne yaptığımı ve kadına yönelmiş kameramı nasıl açıkladığımı hatırlamıyorum. Fakat bana hiçbir soru sormadığını çok iyi hatırlıyorum. Aynı yönde her seferinde daha da yaklaşarak beş kare daha çektim. Adını ya da hikâyesini sormadım. 32 yaşında olduğunu söyledi. Etraftaki tarlalardan toplanan donmuş sebzeler ve çocukların öldürdüğü kuşlarla yaşıyoruz dedi. Biraz yiyecek alabilmek için az önce arabasının lastiklerini sattığını söyledi. Ona sarılan çocuklarıyla birlikte oldukça yıpranmış, eski püskü bir çadırın önünde oturuyordu. Çektiğim fotoğrafların ona yardımcı olabileceğini düşündüğü için bana yardım etti.” 










Dorothea Lange kariyeri süresince toplumsal sorumluluğun sanatla nasıl birleşeceğini gözler önüne sermiştir.
Son paragrafta onun sözlerine yer verelim: Fotoğraf makinenizi boynunuza asar ve ayağa kalkarsınız. İşte hayatınızı sizle paylaşan ayrıntılar karşınızdadır. Fotoğraf makinesi, insanlara fotoğraf makinesiz nasıl görüleceğini öğreten bir enstrümandır.”




8 Temmuz 2011 Cuma

Geceye övgü



Sabahları sağ tarafımdan uyanırım. Tam karşımdaki duvarda gökyüzünün mavi karanlığından şafak vakti olduğu anlaşılan bir yağlıboya resim var. Bu resim; belli aralıklarla apartmanlar ve yaprakları dökülmüş çıplak dallarıyla üç beş ağaçtan oluşuyor. Bu bir şehir değil, belli ki bir kasaba. Sanki uzaklarda kalmış, sadece kendileriyle haşır neşir olan insanların yaşadığı bir yer.
Belki de ben de uzaklık duygusu hissettirmesi, resmin karlar altında ve şafak vakti olmasından kaynaklanıyor.
Karlar altında dediysem, yer yer toprak da görünmeye başlamış ve artık çatılardaki karlar da erimiş.
Benim için her sabah karşılaştığım bu resmin özelliği karlar altında bir kasaba görüntüsünden çok, şafak vakti olması. Şafaktan önceki zaman diliminin de, gece olması. Siyahın varlıklaştırılmış hali olması.
Gece, gündüzün tam tersi bir halidir. Haaa, gündüz hali sana göre nasıldır, diye sorarsanız, kontrollüdür, biçimlendiricidir, sosyal bir toplumun üyesi olunduğundan dayatılmış ahlak, örf ve adetlere uyulan bir zaman dilimidir, derim. Gündüz vakti ev bile sana ait değildir, insanların gürültüsü girer. Yalnız olsan da yalnız kalamazsın bir türlü...
Gece sokak lambalarının yanmasıyla birlikte, perdeler kapanır. Gece yarısına doğru kuruyemişçiler, tekel bayileri bile artık kepenklerini indirdiğinde, insanlar evlerinde özgürlüklerini kutsarlar.
Gece olmasıyla gündüz bastırılmış bilinç ortaya çıkar.
En çirkin şehir bile estetik geçirmiş bir yüz gibi olanca sahteliğiyle parlar. Bütün kötülükleri pislikleri, sahte ışıklarıyla örtmüştür gece.
Bununla birlikte insan da kendi içine döner, bilinci uyanır. Yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar, acılar, pişmanlıklar hortlar.
Bu sessizlikte bazen bir köpek acı acı havlar, sana dert ortağı olmak istercesine, bazen de doğan görünümlü şahin egzosunu patlatarak muhtemelen elinde bira kutusu olan sürücüsü ile karanlığı acele ile yırtarcasına geçer gider.

Gece kapkaranlıktır, merak edip dışarıya bakarsın. Sokak lambalarının titrek ışığından başka, bütün şehir uyuyordur. Birkaç ev dışında. Acaba onlar niye bu saatte ayakta? Hasta mı var, bebek mi? herhangi bir nedenle uyuyamamış biri, muhasebe mi yapmakta? Yoksa yoksa geceyaşayanlardan biri mi?
Neden dışarıya bakma ihtiyacı duyarsın? Bu kadar az şey göreceğini bile bile. Belki de görmek istediğin az şeydir. Artık “çok” tan, çok görmekten bıkmışsındır.
Görmeyi öğrenmiş ruhların, zifiri karanlığın içinden yitirilmiş ruhlara inat kurdukları zamanın krallığıdır. Ulaşılmaz denen hemen yanı başınızdadır.
Gece yetmeyen zamanların artık uzatmaları oynadığı bir sahadır. Zaman hızla tükenirken; zamana yetişemezken geceleri işgal altına alırsın.
Bazen de düşünürsün, bazı insanlar geceleri yaşıyordur, çalışıyordur. Yazar gecenin sessizliğine sığınarak yazılarını yazar, öğrenci geceleri sınavlara çalışır, izbe bir pavyonda çatlak sesli bir şarkıcı kırık dökük şarkılarını söyler. Adamlar onu izler durur. Garsonlar ucuz şampanya şişelerini, meze tabaklarını taşır. Gece taksicileri vardır, terk edilmiş şehirde turlar durur. Hastanelerde hemşireler, doktorlar yarı uykulu yarı aksilenerek çalışırlar.
Meraklı bir okuyucu romanın sonunu merak ettiğinden, gecenin sessizliğine dalarak, kendisini belki bir roman kahramanı yerine koyarak, gözleriyle satırları kovalar.
Velhasıl derindir gece, yaşamasını bilene…

Günün tükendiği bu saatlerde
Tüm doğa canla başla çalışıyor.
Gece vakti bu yıldızlardan inen
Ne acayip bir korkudur kim bilir?
Etkisinde kalmış nice gizemin,
Kaygılı, bir yandan tir tir titriyor,
Karanlıkta, bilinmeyen bir gücün gözlerini üstünde hissediyor
Ne büyük dehşet kendini tanımak!
Kaçışı olmadan durmadan çalışmak,
Ebediyetin içinde devinen
Varlığın merhametine kalmak
Bu nasıl kara, zor bir bulmaca
Amaçlar ve çözümler gizleniyor,
Birileri aşağıda,
Yukarıda birileri düş görüyor.

Victor Hugo







4 Temmuz 2011 Pazartesi

Ödemiş, ama dikkatinizi çekerim trenle!


Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, memleket demirağlarla örülmeye başlanmış, memleketi demir ağlarla örmeyi kendisine vazife olarak görmüş vatandaşları kesmemiş bi de soyadlarını da Demirağ olarak almışlar;  fakat ben hâlâ bi trene binip de, uzun uzunnn seyahat etmemişim ne büyük ayıp ne büyük ayıp, diyerek yazımızın ilk paragrafına başlarken aynı zamanda tamamlayalım.
İkinci paragrafta Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Anamur’a kadar olan tüm vatandaşlara nerdeyse ben –dün- Ödemiş’e gidiyorum, ama trenle, dikkatinizi çekerim trenle, "lütfen beni aramayın sormayın, havamı bozmayın" bile dedim. Di mi? dedim...
Üçüncü paragrafta; Ödemiş’e yemyeşil tarlaları, ulu dağları aştık da geldik. Aman çufçuf turizmde bir güzel oluyormuş ki, acayip bi şekilde sevdik, nerdeyse trenden inmek canımız istemedi. Bundan sonra karar verdik, Kars’a kadar trenle gezeceğiz, demirağlarımızı kilometre kilometre ölçeceğiz. O derece bi sevmek yani, anlayın işte ne derece olduğunu. Ne diyordum Ödemiş’e daha önce de iki veya üç yıl önce gelmiştik. O yüzden şehri görmek çok da sürpriz olmadı. Biliyoruz! Meselâ köfteleri çok meşhurdur. Ama Ödemiş’in de ennn meşhur köftecisi neresidir, onu bilmiyorduk.  Sonsuz bilgi kaynağı internetten yardım aldık ve ennn meşhur köftecisinin "Hurşit" olduğunu öğrendik. İstasyondan sonra, çarşıdaki bilumum esanafa, kuyumcuya, büfeciye sora sora köfteci Hurşit’in yerini bulduk. Dışarıdan baktığınızda asla orayı tercih etmeyceğeniz bir köfteci olarak duruyor. Falkat kapının önüne gidip de içeri girmek istediğinizde, oturacak bir tek sandalye dahi bulamadığınızda, anlıyorsunuz ki, köfteci Hurşit bu diyarda köfteci aleminin kralı. Biz de kapının önünde diğer bekleyenlerle birlikte bekledik. Kısa sürede hemen sıra geldi. Fakat “benim özel masam olsun, ben başkası ile yemek yiyemem” olayı yok. Her köfte yemek isteyen aynı masada oturuyor, üstelik insan birden dost oluyor. “Afiyet olsun, nerden geldiniz, siz?” “bizz taaa oralardan bu köfteyi zıkkımlanmaya geldik, hah haaa hay Allah sizde mi? Üstelik de Tire’den?” “Ama oranın köftesi güzel değil, buranınki bi başka, hem orda –Tire’de az koyuyorlar-“ Arkadaşı “O kadar da kötülemesine yaa memleketimizi” Yüzünün buruşturup, ağzını çarpıtyor, “başlarım memleketine” dercesine. Tamam yaa arkadaşım, anladım seni. Boşver hiç kasma, olduğun gibi görün. Her daim şu sözü hayat felsefesi edinmişizdir. “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.”
Kısacası tavadaki balık gibi oynama. Neyse şimdi size bir iyilik yaptım. Gurme olup; bilgi vereceğim.
Ambiyans: ** (Zira tabandan tavana her yanı seramik döşemişler ve bu da bende banyoda köfte pişiriyorlar ve ben de banyoda köfte yiyorum hissiyatı doğurdu. Eski tarihi hali hiç yok, oysa ki tahta tabanlarında yaylanarak yürümeyi, bakır surahilerden buz gibi Bozdağ suları içmeyi, tavanından eski bir avize sallanmasını tercih ederdim, yine de bol yıldız kullandım, tek de olabilirdi.)
İçecekler : Kendi yaptığı ayranı çok güzelmiş fakat saat 15.00 de gittiğimizden ve kendisi de dükkanını 15.30 da kapattığından –prensip gereği- ayran kalmamıştı. Ama çok güzelmiş.
Lezzet : Neffisss, köfte çok güzel, ekmekler çıtır ve soslu, ızgarada kullandıkları domatesler hormonsuz ve tarla domatesi. Beynelminel yuvarlak İsveç köftesinden sonra, yerel ince uzun Ödemiş köfteleri çok güzeldi.
Fiyat: Çokk ucuz, o kadar ucuz ki rahatlıkla 1.5 ya da 2 porsiyon da yiyebilirsiniz. Şehirde yediğiniz dandik sandviç parasından daha ucuz.
Dördüncü paragrafta bahsedeceğim yer, meşhur olan yer pazarı. Hayvancılık olduğundan süt ve süt mamülleri de çok var, ve lezzetli. Alınnn diye dikte etmeyeceğim, sadece kibar bi şekilde tavsiye ederim diyebilirim. Meyveleri de meşhur. Biz de şöyle güzel tatlı bi erik alalım dedik, köylü hanımdan. 3 tl verdik, köylü hanım tezgâhta kalan bütün erikleri üzerimize yıkıyordu az daha. Bozuğum yok ayaklarına “al da al, al da alll, almazsan küserim ıııı ııı lütfen lütfeynn  all” “Alcaz da, omuz yerlerde sürünüyor, kim taşıcak bunu, maazallah 10 tele verseydik küfeyle tezgâhı yüklenmemiz icap edecekti.” Koca bamyalar, dana gibi çarli biberler, sünmüş semizotlarını İzmir’e getircektik. Tüü dakka bi gol bir, pazarın deli satıcısına denk gelmişiz.
Beşinci paragraf, hayret nasıl da geçiyor zaman ve paragraflar. Anlat anlat bitmiyor Ödemiş’i. Ödemiş’in başka nesi meşhurdur. Dokuması. Pazaryerindeki parkın içinde şahane dokumalar, yastık kılıfları, çarşaflar, iğne oyaları falan bi yığın şey satıyorlar. Üstelik de çok ucuz fiyata. Sonra, kırk yıllık sandıklardan çıkma antika gelinlikler, gelin mendilleri, krepler, değişik örtüler, çok güzel dokumalar var. Meraklıysanız, lütfen başka yerde aramayın. Üstelik de çok kaliteli.
Altıncı paragraf –ki bu paragrafı isterseniz es geçin, okumayın.  Buranın bi de ennn neyi meşhur derseniz; kedi kadar büyüklüğünde faresi derim. Geçen defada sokakta dolaşırken görmüştüm, yine parkta vardı. Bunu detaylı anlatmıcam, kibar bi blogger olarak, kısaca yazıyorum. Görürseniz şaşırmayın, diye yazıyorum. Sonra “vay Nil, ballandıra ballandıra yazdıydı da bize oraya gidin görün, dediydi de” diye kafamın etini yemeyin, diye yazıyorum.
Yedinci paragraf; daa meşhur bi şeyleri var mı demeyin, var: Kar helvası, -ki ben karadutlu tercih ettim. Bozdağ’daki kuyularda saklanan karlarla yapılıyor. Seyyarda satılıyor. Taburelere oturup kaşıklayarak şurup gibi içiyorsunuz. Fakat ben iöyle minik minik içemedim. Bardağın kenarından bi yol bulup içtim. Tadı mı? Neffiss. Yıldız mı? ***** Sayısı mı? 5.
Sekizinci paragraf: Kar helvasının satıcıyla yaptığım sohbet sonrasında parkın ortasındaki yuvarlak şahane yapının Türk hava Kurumu’na ait olduğunu öğrendim. Oraya herkesin girip giremediğini sorduğumda, herkesin elini kolunu sallayarak girebildiğini öğrendim. “Eeee ne var, orada” diye sordum. Çok meşhur Halep pastanesi varmış. “Nesi meşhur” diye sordum, “her şeyi meşhur” dedi. Ödemiş’in meşhur neyi var nesi yoksa çılgınca bir tüketme azminde olan ben ve ablam, kar helvasını içtikten sonra Halep patanesine gittik.
Halep patanesi, çok güzeldi.
Ambiyans: *****
İçecekler: ***** Ben çay içtim ama çok güzeldi, bir de yanında Bozdağ dağlarından gelen nefis doğal kaynak suyu getiriyorlar buz gibi. 10 bardak içtim. Daha içmek istiyorum ama yeter bu kadar dedim. Çok tok gözlüyümdür, suya karşı.
Lezzet: *****
Fiyat :*****
Aaa her şey çok güzeldi. Evet sevdik Ödemiş’i.
Dokuzuncu paragraf, offf daa mı var demeyin, kızdırmayın kafamı, var, ben ne yapayım, ben yazıcıyım, yazıyorum ne gördümse. Burada düğün dernek işleri çok. Her yerde manifatura –kumaş satan esnaf- saraffiye – kuyumcu- var. Kuyumcularda da antika yüzükler, küpeler, gerçekten çok güzel takılar var. Özellikle inci dizili bilezikler, künte künte inci gerdanlıklar, sapsarı bilezikler var. Hatta bu vitrinlere bakınca bana kız analarının seslerini bi yandan inceltirken bi yandan da gerdanlarını ötmeye hazırlanan horozlar gibi şişirip, “bizim kızzaa yiiirrmidörrytt ayarından  14 biğlenzik, 1 künte gerdanlıykkk, 2 kooğluuna sağlı sollu incili biğlenzik takıldı” geğllennn bohçaları da getir gığzım da görsünler” dediğini duyar gibi oldum.
Onuncu paragraf: Sinema salonunun olduğu yer çok güzeldi. Yemyeşil bi bahçe içinde iki katlı mimari yapısı çok güzel bir binaydı. Ben ataları Orta Asya steplerinden gelen göçebe büyükbüyükdedelerimin bana genetik olarak miras bıraktıkları göçebe ruhlarından dolayı buraya yerleşmeye karar verdim.
Önümüzdeki günlerde Ege Bölgesi’nde olup da görmediğim şehirlerimize gitmeye karar verdik. Oralara da yerleşebilirim. İnsanları güzel, yaşam güzel, yeşillik. Eee bundan iyisi ne? Şam’da kayısı.









1 Temmuz 2011 Cuma

Ayşegül; orda, burda, şurda



Geçen YKY nin önünden geçerken bi an onun büyük ilanıyla karşılaştım. YKY Ayşegül serisini yeniden basıp, piyasaya sürücekmiş.
Allahım bizim kuşak onun elinden neler çekti. Şimdi yeniden körpe dimağların da mı, içine edilecek?
Ayşegül öyle bir Ayşegül’di ki; insanı dumur ettiriyordu. Bi kere Ayşegül çok güzeldi, güzel elbiseleri yoktu, güzel “rob”ları vardı. Evleri ultra şık dekarasyonlu, annesi süper güzel, babası süper yakışıklıydı. Zıngır zıngır Ayşegül ve Can’ın üzerine titriyorlardı. Can’la Ayşegül, asla kavga etmezler,  insanı fıtık edecek derecede çok iyi anlaşırlardı. Fakat bu işte yanlışlık vardı. Aralarında kıskançlık, “bi otur yerine ben erkekim” tripleri yoktu.
Bi kitapta Ayşegül kardeşi Can’la bir gemiyi merak ederler, babacan kaptan onları acayip  şefkat dolu haliyle, yeni boyanmış gemiyi gezdirir; “dikkat et Ayşegül güzel “rob”una bişey olmasın diye uyarırdı, sahne ve kostüme uygun olan, piposundan bi fırt çekerken.
Sonra bunlar ailecek uçakla, trenle, gemiyle seyahate çıkarlardı. Ayşegül gemi seyahatinde tenis oynarken, köpeği haylaz Fındık yaramalıklar yapardı. “Ah seni yaramaz şey!”
Yaşgünü düzenler, Ayşegül buğulu bakışlarıyla pastanın üzerindeki mumları söndürürdü. Köydeki dayısı vardı ve fakat o da duruma uygun olarak büyük bi çiftlik sahibi dayı olurdu. Aşağısı kurtarmaz! Ayşegül ata biner, Ayşegül denizde, seyyar dondurmacıdan dondurma alır, rüzgârın şakasıyla şapkası uçardı. Seyyar dondurmacı da, bizim o zamana kadar görmediğimiz kılıkta bi dondurmacıydı hani. Evet benim çocukluğumda seyyar dondurmacı vardı ama böyle kepli falan değildi. Bu dondurmacı sanki Abd li savaş pilotu gibiydi. :)
Bizim jenerasyon bütün bunları yalayıp yuttuğu halde, psikopat ya da daha hafif manyak olmadıysak baya sağlam karakterimiz varmış.
Şimdilerde ütopik bi durumdan ya da beklentiden bahsedilirken “ütopik olma, ayakların yere bassın, bunlar ancak masallarda olur” laflarını duyar ya da bizzat biz söyleriz karşımızdakine.
Oysa durum hiç de öyle değil. Masallar bizi gerçek yaşama alıştırıyormuş, birer doz, birer doz. Kül kedisi masalında, kül kedisinin hain üvey kızkardeşleri ve üvey annesi vardır. Onun iyiliğini asla istemezler ve onu kullanırlar. Burda kadının kadına rekabetini anlatır.  Kimseye olmayan camdan ayakkabı; aşkın olabilirliğini, kalbin kalbi bulduğunu fakat bunun cam gibi kırılgan ve yok oluşa tabi olduğunu söylemez mi, alt metinde. Ya prensin düzenlediği balonun gece on ikiye kadar oluşu aşkın süresini, belli bir zamandan sonra, ışıltılı halin yok olup gideceğini fısıldar.
Pinokyoya ne demeli? Boş oturmayı sevmeyen İsviçreli bilim adamları, yalan söyleyen insanın burnunu kaşıdığını söylemiyorlar mı? Pinokyonun iyi kalpli babası, çok istediği halde çocuğu olmamıştır. İşte hayatının 1-0 yenik hikayesi. Sonra bir gün Pinokyo kütükten konuşarak çıkagelir. Fakat yalan söylediğinde yine kütükleşir, odunlaşır. Bize bütün bu masallar, insanın insanlık hallerinin ütopik bi varlık değil, tam tersine olumlamaya gittikçe insan olabileceğini anlatmıştır.
Oysa Ayşegül biz uzun yaz günlerinde sokaklarda düşe kalka koşturup oynar, dizlerimiz yara kabuklarından kurtulmazken, bize ütopik bir hayatı gösteriyordu.
Ayşegül her şeye şakınlıkla bakarken ağzı “O” şeklinde açılıyor, onun güzelliğine güzellik katıyordu.
Türkiye karşılığı babası fabrikatör Hulusi Kentmen olsa, o bile Ayşegül’ün hayatına uymuyordu. Bi kere Hulusi Kentmen’in fiziği Ayşegül’ün babası olmasına layık değildi. Şişko, pos bıyıklı, davudi sesli. Bi kere nazlı Ayşegül’ün yüreği o davudi sesten “hop” eder. :) Hulusi Bey’in kimyasına gelirsek; aşırı sinirliydi. Filmlerdeki kızları bişey dese, “höööyyttt” deyip ayar çekiyordu. Evet sonradan imana geliyordu ama, adama da –çocuklarına- bi çektiriyordu.
O filmlerde bile bi mücadele vardı.
Ama bu Ayşegül başka bişeydi. Her şeyi yapıyordu. Hiçbirinde bi arıza yoktu.
Ama arızalar insanı, insan yapmaz mı?
Bunlarınki olmayacak bi gerçek masaldı.
Kimse masallara iftira atmasın.
Şimdi Ayşegül canlansa da gerçeği ortaya çıksa, nerde ararız?
İstinyeparkta siyah camlı gözlüklerinin arkasına saklanmış, sözde gazetecilerden kaçıp, özde tv kanallarına çıkmak için, kaçar gibi yapmasını mı? Cemiyet hayatının renkli simalarından Ayşegül’de geçtiğimiz haftasonu İstinyepark’ta bir kafede buluşup arkadaşlarıyla “parfe” yedikten sonra, kocasının yaşgününde hediye ettiği jipiyle hızla uzaklaştı…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...