7 Ocak 2016 Perşembe

Bizimkisi sadece alışkanlıkmış




Ben böyle daha kaç zaman duracağım? Kaç zaman daha yorgun atlar gibi kendi ayak seslerimin büyümesini dinliyeceğim.
Her şey kötüye gidiyor gibi. İki insan anlaşamazsa ayrılır. Ayrılamazsa sessizlik büyür de, büyür. Sanki o sessizliğin içine düşersin, seni yok etmek ister gibi sessizlik önce kulaklarından içeri atlar, içini kemirir durur.
İşten kovulduğumdan beri kocam Latif’e batıyorum. Ne hayaller kurmuştuk başlarda oysa. Beraber emekli olacakdık da, dünyayı gezeciktik de, de de , da da. Mış mış da, muş muş da oldu hepsi. İş yaşamının çakallarına karşı emekli hayallerine sığınarak atlatmaya çalışıyorduk herşeyi. Bazen kocam şikayetlerim yüzünden bana bağırıyordu. “bıktım artık senden, iki sidikli karıyı halledemedin, diyemedin mi, yapamadın mı?” Onun işi daha önemliydi. Oysa farklı şirketlerde ama aynı pozisyondaydık. Sanki akşam bütün bu sözleri söylememiş gibi geceleri sırnaşıyordu; bulaşıktan, çamaşırdan, ortalık toplamaktan yerlerde sürünen bedenime.
Hayallerim vardı ama yok gibi yapmak zorundaydım. Yok gibi yapa yapa, hayallerim terk etti gitti. Geceleri yatağa yatar yatmaz gözleri kapanıp, uykuya dalan insanlardan oldum. Ne gecenin etkileyeceği, ne de gizemi sırtımı yalayıp geçiyordu.
Böyle böyle yıllar geçti. Yıllar geçerken ekonomik krizler de oluyordu. Ben de kendi ailesinde kriz yaşayan evli bir kadındım. İlk çıkarılacaklar listesinde yer aldım. Çocuğum yoktu, doktorlara göre olacağı da yoktu ama jinekolog raporunu işverene sunamayacağım için ilk çıkartılanlar arasındaki kadınlardan oldum. Yaşım otuz üçtü. Yanına bir üç daha eklesen fotoğraf çekerken gülümseyerek çıkmana neden olan, üç yüz otuz üç olacaktı ama bendeki iki adet üç sayısı, dudaklarımın aşağı doğru sarkmasına neden oldu. O gün bana sorsan yüz üç yaşındaydım. Şimdi sorma, kaç yaşında olduğumu bilmiyorum.
Kovulduğum için değersizlik hissini yürekten, mideden, bağırsaklardan velhasıl bütün iç organlarımdan hissetsem de, sonra birdenbire o eşiği atladığımı gördüm. Nasıl atladım bilmiyorum. Karınca adımlarıyla ya da bir salyangoz gibi yavaş yavaş atlamış olmalıyım. Yazları salça ve reçel, kışın lahana turşusu kuruyordum. Diziler ve bilumum gündüz kuşağı izlemeye başlamıştım. Gözlerim donuk donuk bakıyordu. Çalışırken de öyleydi, donuktu bakışlarım. Hiçbir fark yoktu arasında. Ama değersizlik hissi yerini kayıtsızlığa bırakmıştı.
Bakışlarımın canlı olduğu zamanlar, ergenlikle  maksimum yirmi iki yaşım arasıdır.
Çocuğum yok demiştim ya, ne oldu biliyor musun? En samimi ve en samimi olmayan arkadaşlarım bile üreyebildikleri için benim annelik duygusundan yoksun olduğumu söylediler. Direkt değil ama. Ucundan, kıyısından, kıyısından. Sinsiliğin sınırlarını iyi biliyorlardı. Çocukları en fazla beş yaşındaydı ama maşallah beş aylıkken üstün kutsal annenin her şeyi söyleyebilme yetkisini donanmıştı hepsi. Lafları hep, çocuğu olmayan anlayamaz gibi sözlerle başlıyor, sonra derin bir iç çekerek kendi durumlarına şükrediyorlardı.
Kocam Latif, çalışmadığımdan dolayı beni daha da hakir görmeye başladı. Eee ben de giyinip kuşanmayı bırakmıştım. Ne yapsaydım yani evin içinde ceket pantolon ince topuklu ayakkablarla çak çak çak diye mi yürüseydim? Bir düşünsenize bu kılıkla yemek yapıp, ortalık topladığımı, hele hele cam sildiğimi. Saçlarım da doğuştan kıvırcık gibi bişeydi ama kıvırcık da değildi, kıvırcıkımsıydı. Sonra papaz gibi kabarıyordu. Yağmur yağdığında tülü tülü oluyordu. Bir papazı kim sever ki. Hem de kadın papaz. Olacak iş değil vallahi. Üstelik evin ekonomisine de katkım olmuyordu ve bu da kötü ve büyük bir etkendi aile şirketimiz için.
Her akşam işten gelince ben yaptığım yemeklerle onun karnını doyuruyordum o da şikayetleriyle kulaklarımı dolduruyordu. Bazen kulaklarımın dolup taştığı oluyordu. Ne oldu sonunda: kulaklarım ağır işitir oldu. “duymuyor musun sağır mısın?” diye bağırıyordu bana ve ben de “evet sağırım” diye cevap veriyordum. Duyduğumdan değildi evet diye cevap verişim. Bana bağırırken eli kolu da bağırıyordu. Yok canım dövmeye kalmıyordu. Elini kolunu, abartılı abartılı sallıyordu. Öküz değildim, ne demek istediğini anlıyordum. En sonunda devlet hastanesine gittim, doktor kulaklarıma bir alet yerleştirdi ve bana “guguk de” dedi. “Guguk” dedim ve kulaklarım açıldı. Tabii bunu kocama söyleyemezdim. Dalga geçmeye başlardı ve yıllarca bunu her önüne gelene anlatırdı. Evlilikte zaten her şeyin söylenmeyeceğini anlamıştım. Evlilik hatalarını saklama sanatıydı. Sanat ne yaaa! Her şeye de sanat eklemek yok mu? Zanaat desem daha doğru olur. Neyse, bu “guguk” demenin, kendi kendime ne anlama geldiğini düşünmeye başladım. Sonunda vücudumun doğaya çıkarsa iyileşeceğini, bakışlarımın kıpır kıpır olacağını düşündüm. Aklıma ilk gençliğim geldi. Herkesin ilk gençliği gibi çok güzeldi ve ne var ki çoktan tarih olmuştu. Tarih kitaplarındaki gibi göreceli değildi hiç bir şey. Belki de ben taraf tutan bir tarihçi gibi hep güzel günlerini hatırlayıp, zihin arşivimde güzel günleri arşivleyip duruyordum. Belki de herkes öyle yapıyordu. Ama insanın Anne ve Babasından başka kimse insanı şartsız şurtsuz sevmiyordu ve dertleri ile kasılmak istemiyordu.
Tarih tekerrürden ibaretse de, kendi kişisel tarihimizde tekerrür diye bir şey olmuyordu ne yazık ki…
Doktordan sonra ben doğaya çıkınca iyileşeceğime kanaat getirmiştim, ne var ki, bunu istemiyordum. İyileşmek istemiyordum işte canım.  Çünkü Latif’e katlanamıyordum ve ne kötü ne de iyi olan evliliğimizin uyuşturucu etkisi olan alışkanlığında zaman ilerleyip duruyordu. Latif’in iş yerindeki şikayetlerine alışmıştım. Galiba yaşamdaki her şey kötü bir alışanlıktan ibaretti. Benim de bu alışkanlığımı bozacak, uyuşturucuyu bedenimden çekip alacak hiçbir dış etken yoktu.
Latif’i bir gün yorgun, omuzları daralmış gördüm. Kamburu çıkmıştı, saçları dökülmüş, kafatası pırıl pırıl parlıyordu aradan. Oysa her gün gözümün önündeydi.  Ne ara olmuştu bu değişim? Bej rengi pardüsesini değiştirmiş, yerine gri pardüse almıştı. Her zamanki koltuğumda otururken, onun tırs tırs diye ses çıkaran terlikleri, kulaklarımın tilki gibi dikilmesini sağladı. Ben bir tilki değildim, onun rap rap rap diye ses çıkaran terliklerinin sesi de nereye gitti diye şaşırdım, gözlerim açıldı. Keyifle geldi, sanıyordu ki gençliğindeki gibi yakışıklı, dik. Pardesüsünü poşetinden çıkarıp, üzerine giymiş, Fiyakayla bana döndü “nasıl?” dedi. İçimden, “valla Latif sen boku yemişsin” dedim.  Kamburu çıkmış, omuzlar daralmış, bacakları da tuhaf biçimde yamulmuş. “Heyy be heyy, nerde senin o çok övündüğün yakışıklılığın, prezentabl eleman.”  Çok hoşuma gitti tabii bu durum.  Latif’e cavap olarak, “tam emekli günlerinde giyebileceğin cinsten” dedim. Hiçbir şey demedi. Şimdi maç bir bir ilerliyordu sayın seyirciler.
Latif emekli oldu ve gri pardüsesi ile başladı market bültenleri cebinde dolaşmaya. İlk vazifesi hangi markette ne ucuzsa onu almaktı. Ben artık kadın programları yemek yarışmaları falan filandan gık demiştim. Hepsi burnumdan fışkırıyordu.
Hem artık ölmek istiyordum. Hızlı hızlı yaşamak için kurs aramaya başladım. Her geçirdiğim günün beş günlük hızda olmasını istiyordum. Yeteneğimden çok kullandığım malzemelerle beni hızla öldürecek bir kurs aradım. Ölmek ve yaşadığımı bilmemek istiyordum. Nerde olduğumu bilmeyip, belki uzay boşluğunda hoppidi zıppıdı zamanı geçirmek istiyordum. Orda zaman var mıydı, ne hızdaydı, ya da ne ağırlıktaydı. Hiçbir fikrim yoktu. Ölüp görecektim. Ama bende de intihar etme cesareti yoktu. Cesur değildim. Korkağın tekiydim. Neyle öldürecektim kendimi. Herkes cesur, atak, konuşkan, falan filandı. Ama ben de bunların hiç biri yoktu. Nasıl öldüreceğim ya diyordum kendi kendime, ama bunun cevabını da veremiyordum. Hem Latif bütün gün tepemdeydi. Bütün gün dip dibe yaşıyorduk. Kocam artık kaynanam olmuştu. Vıdı vıdı her şeye karışıyordu. “Bunu neden öyle yaptın, şunu neden böyle yaptın? Yaaa var ya sen de, sana kalsa bu ev batar haa, batar!” diyerek  gözümü korkuturken kendi egosunu pasta cilayla parlatıyordu. Bereket kaynanam yoktu, altı yedi sene önce ölmüştü. Ölünün arkasından konuşulmaz ama… ben de konuşmuyorum yazıyorum. Yoksa sağ olsaydı hafazanallah Latif’le bir olurlar, beni ikiye bölüp beşe katlarlardı. Yok canım bedenimi değil. O kadar aktif cani değiller, pasif sadistler.
Latif ve annesini düşünürken, Latif’in babası girdi araya. Matbaada çalışıyordu ve bütün o zehirli boyalar, baskı işleri nedeniyle dört çarpı on küsürlük zaman diliminde (46) bu alemden uzayıp gitmişti.
İşte o an, beynimde bir yıldız parladı “ben de baskı yapsam ya!” dedim. Bu yaştan sonra matbaada işçi olacak halim yoktu. Monobaskı yaparsam bir günü beş gün hızında yaşarım diye düşündüm. Vay bee beş yıldızlı yaşam dedikleri bu olsa gerek. Ve kursuna gittim.
Öyle güzel ki, ellerim bileklerime kadar boyalar içinde. Cildim daha fazla etkilensin diye ben dirseklerime kadar boyaları sıvıyorum. Hem de baskı yaparken, Latif’i düşünmüyorum. Eee kurs da bir yere kadar. Haftada üç gün. Yetmez bu kadar. Ben de evdeki küçük bir odayı boşaltıp, baskı odası haline getirdim. Latif’ten uzak, gönlüm şahane. Mis gibi boya kokuyor. Şöyle odaya girdiğimde ciğerime ciğerime çekiyorum kokuyu. Ohh miss. Maske de takmıyorum üstelik. Bundan alâsı düşünülür mü?
Latif bu durur mu? “Ben de kursa gidicem” dedi. Market bültenlerini de bıraktı zaten. Benim iştahım iyice kapandı. Hiçbir şey yemiyorum. Öğrenci işi neskafe yetiyor bana. Sigaraya da mı başlasam, ne yapsam? Başladığımdan beri epey bi kilo verdim. Geçen aynaya baktım, yüzüm de epey sararmış. Güzel bu.
Latif diyordum ya bıraktım onu da yine kendimi anlatmaya başladım. “Ben de kursa gidicem” dedi. “Ee git ne duruyorsun” dedim ağız ucuyla. “Ne kursuna gidicen?” falan diye hiççç sormadım. Bi baktım bir gün eve gelmiş, elinde bi ud.
Şimdi o da evin başka bir odasında udunu tıngırdatıp duruyor. Düşündüm de o zamanı yavaşlatmak istiyor gibi geldi. Ben yolcu, sen yolcu Latif.  Sen yolculuğu kamplumbağa hızında yapmak istiyorsun, ben jet hızında.
Yollarımız ayrı Latif’cim. Zaten baştan ayrıymış da, bizimkisi sadece alışkanlıkmış.
Hoşça kal Latif… 

13 Aralık 2015 Pazar

Çöpünü at, çevreyi kirlet!


Cnn Türk'de, Yeşil Doğa isimli programı yapan Güven İslamoğlu, dün gece yine her zamanki gibi, insanların bıraktığı naylon poşetleri, su petlerini, aluminyum tencereleri, gazete kağıtlarını, araba lastiklerini v.b nesneleri topladı. Bunu yaparken de milyonuncu kez, doğaya gidildiği zaman bu geri dönüşümü binlerce yıl sürecek, katı atıkların, doğanın kalbine, bu kadar umarsızca, saygısızca atılmaması gerektiğini söyledi.
Dün gece muhteşem doğasıyla Yedi Göller'deydi. İnsan o doğanın güzelliğini televizyondan görüyor. Ya oradaki sesler, kokular nasıldır kimbilir? Ama, mangal yapan mangalcıların öbek öbek çıkan dumanları yüzünden, kuşlar artık orada durmuyormuş. İnsanların ulaşmasının zor olduğu ve pek de kimsenin pek bilmediği yerlere kaçmışlar.
İnsanlarımız, insanlarımız...
Sorsanız şu mangal yapanların yüzde doksanı memleketini çok seven vatanseverdirler! Ama çok sevdiğin vatana ne yapıyorsun dediğinizde, ne cevap vereceklerini çok merak ediyorum doğrusu.
Ellerindeki su şişelerini, kağıtları, meyve kabuklarını sigara izmaritlerini, doğanın kalbine hiç gocunmadan atıp giderler.  
Dumanlarını salarlar. Hayır anlamıyorum, bu et manyaklığı nedir? Gelmişsin mis gibi doğaya ha babam ye dur. Yürüyüş yapmak, gittiğin doğayı izlemek, hissetmek gibi bir düşünce yok! Arabayla geldikleri yerden ormana girince şöyle bir bakınırlar ve sonra "haaaa, nerde la, nerde bu mangal yapcamız yerler, Bünyamin Abiii sen kömürleri getir haaağğğ" derler ve etleri pişirdikten sonra hiç bir yeri görmeden huşu halinde yiyip, doğayı hissetmeden, bakmadan basar giderler. Tabii çöplerini de boca etmeyi ihmal etmeden!
Eskiden pikniklerde ne böyle mangal vardı ne de doğayı kirletmek. Pikniğe gitmeden önce evde kuru köfte, börek, peynir, yumurta v.b yiyecekler hazırlanır, yedikten sonra da çöpünü evine getirip, belediyenin çöp tenekelerine atılırdı.
Vatansever piknikçiler böyle! Ne doğaya karşı, ne hayvanlara ne de  insanlara karşı pek merhametli olduklarını sanmıyorum. Bu sanma meselesi, benim fikir yürütmemle alakalı değil. Davranışlarını gözlemledikçe bu apaçık ortada.
Öyle bir ceza sistemi olmalı ki, bu insanları caydırmalı. Cezayı bırakın, Orman İşletmesi, oraya gelen insanlar için mangal ocakları yapmış. Ne demek bu böyle? Bir ormanın içinde mangal olmasını benim aklım almıyor. Zaten her yaz kasten ya da vurdumduymazlıktan dolayı ormanlar yanıyor, bir de sen kalk mangal yap. Arabalar ormanın içine kadar giriyor. 
İnsanların duyarsızlığına, sanki teşvik veriliyor.
O çöpleri bırakanlar tespit edilip- bir poşet bile olsa- en az bin tl lik ceza yaptırımı uygulansa, insanlar çevre konusunda o kadar hassas olurlar ki.
Bizim insanımız böyle diyorum da, sanki başka ülkelerde insanlar farklı mı? Onlara da bu şekilde aymazlığı itelesen, çevreyi mahvetmesine izin versen onlar da aynısını yapar. Yıllarca çevreye önemi gerektiği zaman cezayla ve çocuk yaşta eğitim vererek  vardıkları sonuç ortada.
Biz de eksik olan çevre konusundaki kanunlar. Sanki ne kadar kirletirsen kirlet, bu doğa bitmez ve bunun insana geri dönüşü olmazmış gibi düşünülüyor olmalı.
Velhasıl kimsenin çevreyi taktığı yok.
İnsanlar için mal önemli. 
Zihniyetin maldan ibaretse, sonuç böyle olması kaçınılmaz.

6 Aralık 2015 Pazar

Kıskanmak & Nahit Sırrı Örik


Nahit Sırrı Örik'in, "Kıskanmak" isimli romanındaki, Seniha karakteri, günümüzde yaşasaydı, aynı ruh hali içersinde olur muydu? Olmazdı kuşkusuz!
Seniha'nın şanssızlığı, kadın ve biraz çirkinimsi olmasından kaynaklanıyor. Hele karşısında, kardeşten çok rakibi durumuna gelen, "Halit" karakterindeki ağbisi, erkek ve yakışıklı -yazara göre güzel- olması nedeniyle, ağbisinin, ailesinin biriciği olup, Seniha'nın adeta köşkün beslemesi gibi muamele görmesine neden oluyor.
Bu yüzden de, Seniha, kendine güvenini yitirip, daha da bakımsızlaşıp, karanlıklaşan ruhunun, dışa yansıması olarak, aşırı derecede ciddi, hayattan zevk almayan fakat buna rağmen -babasının paşa olmasına ve Göztepe köşklerinden birinde yaşamalarına, genel halk baz alındığında, daha çok maddi imkanlara ve daha enetelektüel olması düşünülen bir ailenin içinde doğmasına rağmen- kadın ve üstelik çirkin olmanın cezası kendi ailesi tarafından veriliyor: Bir okula gidemiyor, dolayısıyla da diploma sahibi olamıyor. Bu da anne babasını ve varsıl durumlarını kaybettikten sonra, ağbisi Halit'e bağımlı yaşamasına neden oluyor.
Nasıl bir aileyse diyeceğim çocuğunu çirkin ve kadın olduğu için hayattan soğutuyor, düğün yapmamak için evlenilmesine bir şekilde mani olunuyor. Tamam, biliyorum, günümüzde, bundan daha da kötü örnekler çok var. Varsıl ve okumuş yazmış bir aileden, kızlarına karşı takınılan tutum karşısında insan sinirlenmeden edemiyor.
Fedakarlıklar hep Seniha'ya, hovardalık ve sorumsuzluklar hep Halit'e doğuştan verilmiş; birine ceza diğerine ödül gibi. Ama sonuçta Halit'e de ceza durumuna düşüyor, bu adaletsizlik. Sonuçta fedakarlıkların sürekli hale gelmesi, Seniha'nın görevi oluyor doğal sürecinde! Halit evin beyi, Seniha ise evin vekilharcı ya da kahyası konumuna geliyor.
Halit, karakterine o kadar sorumsuzluk ve ego yüklemesi yapılıyor ki, sonunda bencilin bayrak taşıyanı olup çıkıyor. İlerlemiş yaşına kadar eğlence yerlerinde gününü gün , -gecesini gece- ediyor. Sonra gün geliyor "eee hadi evleneyim bari" diyor. Evlendiği kadın da aradığı özellik, güzellik oluyor. (Çok maddeci, maneviyattan bihaber) Evleniyor da; karısına karşı sevgi dolu olmayı bırak, duyarlı bile değil. Bildiğin odunun teki. Kadın da, kocasını aldatıyor falan. (Madam Bovary misali.)
Benim derdim Seniha: Seniha, bu iki maddeci karakterle birlikte yaşamak zorunda kalıyor. Okumaya, öğrenmeye açık ve entelektüel bir insan ve kendi çabası ile Fransızca öğreniyor.
Günümüzde olsa Seniha, ne yapar eder, okur, diploma sahibi olur, Kpss ye girer, yıllarca atanamasa bile, sonunda bir mesleği olur, ağbisini ve karısını bu kadar kafaya takmaz, onlardan ayrılır kendi hayatını, kendi düzenini -evlenir ya da evlenmez- kurardı. -Bunu romanın sonunda gerçekleştiriyor ama komplekslerinden arınamıyor. Aklı hep ağbisinde.-  Ayrıca çirkinlik diye bir kavramın olmadığını, beğenmediği bir yeri varsa da, istese estetik ameliyat olur, kendine bakar, daha iyi kıyafetler giyer, bütün bunlar da kendine güvenini sağlardı. Ve bunun sonucunda da kendi hayatını yaşardı.
Günümüz, günümüz diyorum, bu kadar kadına karşı -kadının kadına karşı bile- psikolojik ve fiziksel olarak şiddetin olduğu zamanımızda, Nahit Sırrı Örik nasıl bir roman yazardı bilemiyorum... Her biçimde insanın özel hayatına ve gerçek anlamda tecavüzlerin, şiddetin olduğu hiç bir cezasının olmadığı günümüzdeki, N.S.Örik'in yazacağı romanın özü kıskançlıkla birlikte yoğun bir dram düşerdi kadına yine zamanımızın yansıması olarak...

Not: Bu romanı Zeki Demirkubuz filme uyarlamış, Nergis Öztürk'de çok başarılı canlandırmıştı. Yukarıdaki fotoğraf filmden bir kare. Romanı okurken, hep N. Öztürk'ün ses tonuyla okudum ve çok beğendim.

3 Aralık 2015 Perşembe

Sanki!

Dün ve bugün sanki kendime işkence edercesine Kemeraltı'na gittim. Eskiden pek bayılmasam da, hoşlanırdım, şimdi o kalabalığa ve özellikle -devriye- gezenlere dayanmak çok zordu.
Ege art başlıyor, ve evet gideceğim...

1 Aralık 2015 Salı

Ne desem boş!

Metroda gazete kağıdı üzerine oturup yalın ayak dilenen Suriyeli çocuk, biraz ilerde merdivenlerde Türk mü Kürt mü olduğunu kestiremediğim flüt çalan bir çocuk daha. O kadar çoklar ki. 
Dönüşte çöp konteynerinin içindeki küllerin içinden kendisine yemek arayan yaşlı bir adam.
Acı acı miyavlayan sokak kedileri, köpekler...
Her gün daha da duygularından arınmış insanlar. 
Bugün gördüklerim bunlardı ve her geçen gün daha da çoğalıyorlar...
Canım ne yazmak istiyor, ne bi şey... sanki içimde bi burgu var, kalbimi buruyor, midemde kompresör çalışıyor.
Ne demeli, ne yapmalı bilmem.
Gerçekten bilmiyorum. 

22 Ekim 2015 Perşembe

Yoğurt çorbası


ev yoğurdu mayala, tüket. şimdi reklamı geçip, emaye tencereden kalanlara bakıyorum. yine yeniden mayalayacağın yoğurt için mini reçel kabına mayalık yoğurt ayır, kalanından yoğurt çorbası yap. gerekli malzemeler bir bardak yoğurt, bir yumurta, iki yemek kaşığı un, (daha kıvamlı oluyor) biraz sıvı yağ. sakın yoğurttan kalan yeşil suyu lavaboya boca etme, çok faydalı o.
evet, cam bir kaseye yoğurdumuzu ve yeşil suyunu aktarıyoruz, üzerine yumurtayı kırıyoruz ama sakın hayal kırıklığı yaşama çünkü yumurta reklamlardaki gibi sarhoş, ağır aksak düşmüyor kasenin içine, pat diye düşüyor ve yoğurda güneş doğmuş gibi oluyor, sen hemen yaz sıcaklarını anımsıyorsun, bitmez gitmez uzun günleri... baharda işte yaz geldi, geliyor. bin plan yapıp, bir tanesini yaptığında mutlu olduğungünler. gene de haksızlık etme canım, şu dünkü ve bugünkü yağmur da yağmasa; havalar soğuyacak, hele perşembeye dikkkaaatttttt diye bağırmasa, sanki tek dert havaymış gibi yapmasa medya, hele günler, olanlar bitenler... bir kilo pamuk mu ağır, bir kilo kurşun mu diye sorsalar ve biz olana bitene baktığımızda "kurşun gibi günler, her olan biten kurşun valla billa, kurşun, keşke bir kilo pamuk ağırlığında olsa diye yeminler etsek de. yapacağımız tek şey pusula, bize doğru yolu gösterse de gidip de heyyyooo yirmi dokuz ekim tatil hangi otele gitsem diye netten kampanyalı tatil ararsan, şikayet etmeye hiç hakkın yok. tatil köylerinin, otellerin bir önceki günden kalma çöpleşmiş yemeklerinden yeni yemekler türetirken, seni bol mayonezli, at etli mi, kedi köpek etli mi bilmem, berbat yemekleri mi seni mutlu edecek, geleceğini belirlemek varken.
olmadı mı, yemek, keyif ve gösteriş hastası. git kasaptan beş kangal sucuk al bir de otuzlu yumurta al, yap sucuklu yumurtaları da şişir göbeğini, gösteriş yapamadım diye de üzülme, sucuklu yumurta sofrasını da poz poz çek fotoğrafını, "ailecek sucuklu yımırta qeyfi deyu" koy facene. kendi magazinini, piyarını falan yönet. valla biz çok çatlarız senin qeyfine falan. 
dur ben güya yoğurt çorbası yapıyordum, en son nerde kalmıştık, en son bir yumurta kırmışım bir bardak yoğurda ve yaz gelmiş. aslında sonbahar geldi ama laf aramızda biz eylülün kırkbeşinci gününü yaşıyoruz. tamam tamam, yumurtanın üzerine demlik süzgeciyle unu eliyorum, işte şimdi de kar yağdı evet tabii kış geldi, yumurta alttan kabarıyor ama görünmüyor. o zaman göz kararı sıvı yağı şöööle bi gezdir.. çıkar çırpma telini. aman sakın diyeyim, mikser falan çırpma. şu küçük el aletlerini hiç sevemedim gitti, sabah mı, gece mi yapıyorsun bilmem ama ikisinde de kafanı zaarrrrrrr diye şişirir. oysa yemek yaparken insan neler yazar neler ama sonra kafasında o yazdıkları bi yerlere gitmiş olur. galiba uzay boşluğunda kulaç atıyorlar. otur yaz desen olmaz. interneti açmışsındır, tv açmışsındır, eeee tabii ne konsantrasyon kalır ne bişey.
evet diyordum ki, çırpma telinle çap çap çap çırpmaya başla. hımmm kıvamı koyu geldiyse, biraz su ilave et. aslında malzeme biraz komik, içine tuz ve lor ilave etsen tuzlu keke dönüşüverecek, şeker ve kabartma tozu ilave edecek olsan kek olacak. sen bildiğinden şaşma aynen böyle çırp, ocağa tencereyi yerleştir, dök içine malzemeni. başla çırpma teli ile karıştırmaya. aman sakın ha tahta kaşıkla karıştırırsan, pütür pütür bişi olur o da biraz nahoş bi çorba olur. böyle küçük sırları aşçılar ve yıllanmış çok bilmiş ev kadınları vermez. ben vermiş olayım neyse. bir daha yemek tarifi yaparsam, küçük sırlarımı vermeyeyim bari.
kaynadı di mi? bembeyaz bi şey oldu. mini reçel kabına, -tabii temiz olanına,- nane, karabiber, acı toz biber, acısız toz biber koy ve çay kaşığı ile harmanla, sonra kaynamakta olan çorbaya ilave et, bi taşım daha kaynat. valla böyle yağmurlu havalarda çorbadan güzel insanın içini ısıtan bi şey yok.
unuttum, ben de eksik olan bi şey var ama o ne diyordum meğer baştan en baştan bütün malzemenin içine bir miktar, üç yemek kaşığı bulguru süzgeçte yıka ve çorbaya ilave et, öyle çorbayı kaynat. aslında bunun içine pirinç konur ama artık sağlık için bulgur yiyoruz tabii posalı falan. pirinç nişasta işi, şekeri yükseltir o da yağa dönüşür ve gelsin kilolar. kim ister yağı, kiloyu. hiç sevmediğim bi şey ve vermesi çok eziyetli.
bu arada pirinç insanları diye bi insan tipi vardır. onlar hep pirinç yediklerini iddia ederler, çünkü bulguru köylüler yerler. saraydan çıkmalar ya, sarayda varaklı koltuklara oturup varaklı bardaklardan ayran içip (mi acaba) varaklı çin porselininden belki de bavyara fabrikalarında üretilmiştir tabaklarında -özel ısmarlama, tanesi kaç bin avro acaba?-  oradan pirinç pilavını yerler. 
neyse yemek tarifinin dışında tutayım onları, bu yazıda yerleri yok. benim amacım sadece bi çorba tarifi yapmaktı. o da ev yapımı mayaladığımız yoğurttan kalanlarla.
ee bu arada tarifimi de yaptım. ehem galiba ilk yemek tarifim de yoğurt çorbası sanırım. 
afiyet olsun. yirmi dokuz ekim diye tatile gitme lütfen.

22 Eylül 2015 Salı

Kuşlar gibi


ne olurdu sanki kuşlar gibi olabilsek. özgürlüklerinden geçtim düzenleri, topluluk halindeki yaşamları beni benden alıyor. bir kaç güne kadar artık sıcak ülkelere göç edecekler. onlar için ülke de yok, coğrafya var. ülkeler ve sınırlar ancak birbirini yiyen kibirli insanlar için var. kuzeyde ya da güneyde doğduğu için teninin rengiyle övünen insan için. haritada sınırlar çizmişler ve insana dünyayı dar etmişler.
halbuki kuşlar öyle mi? çocukken çok sık gördüğüm baharın müjdecisi leylekleri de elektrik telleri sayesinde katlede katlede bitirdik ya. bu sene kaç kişi leylek görebilmiştir bilmem.
göç ederken oluşturdukları seyretmesine doyum olmaz düzenlerini hangi insan topluluğu sağlayabilir? bir bankada nasıl davranacağını bilmeyen, sıra numarası olmasa birbirini yiyen, otobüs beklerken sıra nerede diye sorduğun kişinin, seni enayi yerine koyarak alayla gülümsemesi mi?
biz sıradan olup da kendimizi çok bilmiş sanan, üç gün sonunda her şeye alışan, alıştığı şey ne olursa olsun, bin yıllık ömrünün bir parçası sayan insan için kimi zaman hakaret ettiğini sanarak "kuş beyinli" deyip onları hafife alıyoruz.
hafife alıyoruz da, kimi hafife almamızı bilmiyoruz aslında. bir topluluk olduğunun farkında olmayıp, topluluğun gerektiği gibi davranamayan, metroda, otobüste, yolda yürümesini bilmeyen, kapmayı, saldırmayı, barbarlık değil toplum içinde ayakta kalabilme, uyanıklık sanatı sayan insancıklarız.
ne insancığı baya insanız. sanki insan doğanın en üstteki bireyi olduğunu varsayıp "vah vah vahhh bunlarda insanlık da kalmamış" diyoruz ya, ne büyük yanılgı.
sanki birey olabiliyor mu? 20 yaşındaki çocuğuna 3 yaşındaki çocuk muamelesi yapan, koruyucu kollayıcı hareket ettirmeyeci müdahaleci ailecilik sayesinde birey de olamıyor. ne kendi kararını verebiliyor , ne de kişiliği gelişiyor. koca bedenli kavgacı, mızmız, ailesinin gazıyla çalışan insanlar sokakta, okulda, çalışma hayatında.
işte insan dediğin böyle bi şey işte. her şeyi yapan, bu yaptıklarını da yaparken maskesini takan, sonra da "yok ya bu insan değilmiş" dediğimiz insanoğlinsan işte. insan olmasa hiç eşine sadık kalan angut kuşunu, salaklık olarak algılayıp "angutluk yapma" demez.
bal gibi de insan. valla bence o maskeliler tam da insanlık yapıyorlar. herkes içinde meleği ve şeytanıyla yaşıyor. kiminin hamurunda şeytanlık daha fazla kaçmış oluyor, kiminin de iyi niyet fazla geliyor. hele bu ikiyüzlü toplumda iyi niyetin fazla kaçmışsa hamuruna kazık yemeye hazır ol.
lidyalılar olmasa mutlaka başka biri icad edecekti parayı ve insanlar yine ruhlarını bedenlerini satacaktı hiç gereği yokken iki kuruş uğruna. uğrunda sattığı ruhu ve bedeniyle belki aşağılık kompleksini, yüksekliğe evirmek istiyordur. belki elde ettiği parayla kendisi de başkasını satın alacak ve kendi kendisine, kendini ispat edecek ve tekâmul ettim sayacaktır.
kuşlar gibi olabilse, topluluk halinde yaşayan hayvanların ilahi düzenine sahip olabilse. nerdeee?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...